ALİM KUL VE MUSA

ALİM KUL(HIZIR) VE MUSA

 
 
         Alim kul ve  Musa kıssası, Kur’an-ı Kerim’de Kehf suresinde geçmektedir. Kehf suresinde anlatılan dört kıssa içerisinde, AIim kul ve Musa kıssası üçuncü sırada ver alir.
         AIim kul ve Musa kıssasınin anlatımına Musa’nın yolculuk teklifi ile başIanir.
Musa, arkadaşına: “Ben iki denizin birIeştiği vere uIaşincaya kadar ya da uzun bir sure yürüveceğim demişti.”  (18/60)
“Iki denizin birIeştiği vere vardiklarinda baliklarini unutlular, o da bir yolunu bulup denize kaydi.”(18/61)
 
MUSA HANGI MUSA’DIR?
 
Kıssada, AIim kul ile diyalogtaki kişinin ismi, Musa olarak geçmektedir. Ancak bahsedilen kişi, Kur’an-, Kerim’de anlatıIan ve meşhur peygamberlerden olan Musa rnıdır değiI midir? açık olarak beIirtiImemiştir. Ne kıssa içersinde ne de Kur’an’ın başka bir verinde bu hu­susta herhangi bir açık anlatim mevcut değiIdir. Ken­disine Tevrat indirilen ve Yahudileri Mısır’daki Firavun zulmünden kurtaran Musa peygamberle ilgisinin olup oImadığı hakkında, net bir bilgi olmamasindan dolayı müfessirlerden bir kısmı, AIim kul ile beraber anlatılan Musa’nın, Tevrat sahibi Hz. Musa oImadığı göruşüne varmışIardır. Müfessirlerin ekseriveti ise, AIim kul ile beraber anlatılan kişinin Tevrat sahibi Hz. Musa oIduğu kanaatindedirler.
    Bu hususta akla, AIim kul ile beraber olan kişinin her­hangi bir Musa veya kendisine Tevrat indirilen peygam­ber Musa olmasının bir önemi olup oImadiğı sorusu gelmektedir. Kanaatimizce, AIim kul’un gerçekieştirdiği olaylara sabretmesini istediği kişinin bir peygamber veya herhangi bir kişi olması arasında fark vardır. AIim kul ile buIuşmaya, uşağı ile gelen Musa’nın; AIim kul ile yoIcuIuğu esnasinda uşağinın buIunmadığı göz önüne alınmalıdır.
Kur’an-, Kerim’in anlatım tekniğine vakıf oIunduğun­da, onun en ince ayrıntıda bile muhataplarin dikkatini çektiğini ve bu    noktalarda dahi, hassas bir şekilde Uzerinde durduğu görülecektir. Kehf suresinde anlatılan Musa ile Tevrat sahibi Musa eğer iki ayrı şahsivet olsaydı; Allah, onları birbirlerinden kesin olarak ayırde­dilebilecek nüanslar bildirebilirdi. Oysa AIim kul ve Musa kıssası ile Hz. Musa kıssasında geçen her iki şahsın ayni kişiIer oIduğunu ihsas eden çokça ayrıntı bulmaktayız. Ancak kıssa Uzerinde yoğunIaşanIarın bu ayrıntılara dikkat etmedikleri, bundan dolayı AIim kul ile karşıIaşan Musa’nın, Tevrat sahibi Hz. Musa olmadığıni ileri sürdükleri kanaatindeyiz.
 
HZ. MUSA’NIN KAVMINDEN AYRILIŞLARI
 
Hz. Musa, Yahudileri ne zaman bırakıp, AIim kul ile buIuşmaya gitmiştir? Bu sorunun ceyabı, Hz. Musa kıs­sası ile AIim kul ve Musa kıssasının ayni zaman ve yakın mekânlarda geçtiğini göstermesi ve iki olayın iIin­tilenmesi açısından önemlidir.
    Kur’an-ı Kerim’de anIatıldığı üzere, Hz. Musa kav­minden iki kere ayrılmıştır. Bunlardan birincisinde; iste­meverek bir adam öldürdüğü zaman, Mısır’dan kaçarak Medven’e, Şuayb (a) peygamberin yanına ulaşmıştır.
“Musa, korku içinde çevresini gözetleverek oradan çıktı. “Rabbim! Beni zalim milletten kurtar’ dedi.”
“Medven’e doğru yöneIdiğinde: “Rabbimin bana doğru yolu gostereceğini umarım” dedi.”(28/21-22)
Ikincisinde ise, kendisi de bir peygamber olan kar­deşi Hãrun’u (a) kavminin başında bırakarak, kırk gün süreyle Tur’a çıkmak için kavmini terk etmişti.
“Musa’ya otuz gece vade verip sonra buna on gece daha kattık; böylece Rabbinin tayin ettiği süre kırk ge­ceve tamamlandı.”(7/142)
Bu ayrılışlarının birincisinde henüz peygamberlik görevine nail olmamış ikinci ayrılışında ise kavmi kendi­sine teslim olmuş ve kardeşi Harun’un (a) da onların başında kalması kaydıyla toplumundan ayrılmıştı.
Kur’an’da anlatılan bu ayrılışların dışında, Kehf sure­sinde anlatılan Hz. Musa’nın Alim kul ile görüşmek üzere toplumundan ayrılmasının zamanı hakkında çe­şitli yorumlar yapılmıştır. Müfessirler; Hz. Musa’nın Alim kul ile buluşmak üzere ayrılış zamanının, peygamber­liğinin ilk yıllarında veya Firavun’un İsrailoğulları'na yap­tığı işkencelerin en had safhaya ulaştığı esnada olabile­ceğini belirtmişlerdir.
Dikkat edildiğinde, birden bire yolculuğa çıkma ka­ran ve Alim kul ile karşılaşma anlatımları Hz. Musa’nın yolculuğa Allah’ın emri veya tasvibi ile çıktığı kanaatine bizi ulaştırmaktadır.
    Çünkü bu hususta; Yunus peygamberin kavmini Al­lah’tan bir emir olmadan terk etmesinin, Allah tarafından kınanması ve Yunus peygamberin bu olaydan sonra başına gelen olumsuz hadiseler bize, Peygamberlerin kavimlerini Allah’tan bir emir olmaksızın terk edemeveceklerine dair örnek teşkil etmektedir.
Kaldı ki Hz. Musa’nın yanına, Hz. Harun’un da yardımcı olarak verilmesi, onun kavminden ayrılışlarında kolaylık sağlamış böylece Vahiy’in tebliğinde kesinti meydana gelmemişti.
“Harun’a: Kavmimin başına geç; onları ıslah et, müfsitlerin yoluna uyma” dedi.” (7/142)
Ancak burada Üzerinde durmak istediğimiz bir hu­sus gündeme gelmektedir. Musa’nın (a) tebliğin en sert ve işkencenin en yoğun olduğu bir donemde bu yolcu­luğa çıktığını kabul etmenin biraz zorlama olduğu düşüncesindeyiz. Eğer Musa (a) kavmini böyle önemli zamanlarda terk etmiş olsaydı; bu terk edişten dolayı Firavun ve mele’sinin alaylarına ve ithamlarına muha­tap olması gerekirdi. Firavun ve mele’sinin, Musa (a) hakkında kullanacağı en büyük koz, böyle bir terk ediş olurdu. Kaldı ki Kur’an’da bu hususta bir kayıt geçme­mektedir.
    Yahudilerin Firavun zulmünden kurtulup, felaha ulaştıkları bir dönemde; Hz. Musa’nın Alim kul ile diyalogunda gerçekleşen olayların yorumları ile daha da olgunlaşmasını, böylece yeniden toplumuna dönerek, verine vekil olarak bıraktığı Harun peygamberle beraber yeni bir döneme başladığının kabulü bizce en mâkul görüş olacaktır. Çünkü Hz. Musa, Allah tarafından resullükle görevlendirilmeden önce Mısır’dan ayrılması sağlanarak; yine kendisi de resul olan, Şuayb’ın (a) yanında yıllarca “Nebevi” terbiye ve eğitimden geçerek olgunlaşması, ilim alması, Allah (cc.) tarafından temin edilmişti.
“(Şuayb) Bana sekiz yıI çalışmana karşılık bu iki kızımdan birini sana nikahlamak istiyorum. Eğer on yıla tamamlarsan o senden lütuf olur.”(28/27)
Musa’nin (a) kavminden ikinci ayrılışında ise, kırk gün süreyle Allah tarafından; Musa’nın mizacı olan meraktan dolayı, Allah’ın görünmesi ile ilgili isteği doğrultusunda bir eğitimden geçirilerek, kendisinin bu hususlarda ilim sahibi olması sağlanmış oldu.
    “Musa, tayin ettiğimiz vakitte gelip Rabbi onunla konuşunca, Musa:  “Rabbim! bana kendini göster, sana bakayım” dedi. Allah: “Sen Beni göremeyeceksin ama dağa bak, eğer o yerinde durursa sen de Beni göreceksin” buyurdu. Rabbi dağa técelli edince onu yerle bir etti ve Musa da baygın duştu: “Yâ rabbi, münezzehsin sana tövbe ettim, ben inananların ilkiyim” dedi.”(7/143)
Kavminden üçüncü ayrılışı olan, Alim kul ile buluşmasında da aynı veçhenin olduğu kanaatindeyiz Bu olguyu Kur’an’da, Hz. Musa’nın ağzından işitebiliriz.
“Musa ona: “Sana öğretilenin bir kısmını öğrenip olgunlaşmam için seninle gelebiliriyim! dedi.”(18/66)
 
İKİ DENİZİN BİRLEŞTİĞİ YERE YOLCULUK
 
Musa’nin (a) uşağına, iki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar ya da uzun bir sure yürüyeceğim” kararında belirttiği “Mecma’I Bahreyn” ifadesi, coğrafi bir anlatımı içermektedir.
Ibn-i Manzur, Lisanu’ül Arab adlı eserinden Bahr’ın ister tatlı ister tuzlu olsun çok su anlamını içerdiğini belirtir. Cahiliyye Araplarının, ister deniz ister akarsu olsun her türlü büyük su kütlesini “Bahr” olarak ifade ettiklerini beyan eder. Bahr’in; kesintiye uğramadan, toprağı yararak akan büyük tatlı suları da kapsadığını; bu yüzden geniş adımlı atlara da “Bahr” dendiğini belirtir.
Müfessirler mecmea’l bahreyn bölgesinin neresi olduğu hakkında çeşitli tahminlerde bulunmuşlardır. Buna göre mecmea’l bahreyn:
a- Kızıldeniz ile Akdeniz'in buIunduğu bölge ;
    b- Mavi Nil ile beyaz Nil’in birleştiği yer olan Hartum;
    c- Karadeniz ile Hazar arası olan bölge, Kafkaslar;
    d- Atlas okyanusu lie Akdeniz'in birleştiği ve Cebelitarık’tır.
    Müfessirler daha birçok bölge sıralamalarına rağmen biz en ehven olanları olarak gördüğümüz yukarıdaki yerleri zikrettik.
Burada kanaatimiz şudur. Eğer coğrafi bölge adı gerekmemiş olsaydı Allah, Mecmea’l bahreyn ifadesi ile bu bölge adını muhataplara bildirmez, olayı somutlaş­tırmazdı. Musa’nın (a) bulunduğu somut mevki bellidir ki, Alim kul’la buluşma yeri olan diğer mevki, somut bir biçimde anlatılmakta ve coğrafi bir tanımlama ile muha­taplara bildirilmektedir.
Eğer Alim kul’la karşılaşan Musa, Tevrat sahibi Musa olmamış olsaydı; bulunduğu mevkii bilinmeyen; bilinmesi de önemli olmayacak olan birinin, gittiği diğer mevkinin verilmesine gerek kalmazdı. Hz. Musa’nın git­tiği yerin belirtilmesi, onun peygamberliği ve tebliğle vazifeli olduğu yerin bilgilendirilmesi ile alakalı olduğu aşi­kardır.
Burada şu soru sorulabilir. Acaba Alim kul’la buluş­ma, Hz. Musa’nın kavminin bulunduğu yörede olamaz mıydı? Eğer böyle olmuş olsaydı; Musa (a) ve uşağının yolculuk meşakkatini çekmesi gerekmez ve Hz. Mu­sa’nın kavminden ayrılmaması da sağlanmış olurdu. Kanaatimizce Hz. Musa’nın Mecmea’l Bahreyn’e doğru yaptığı yolculuk; kıssanın sembolik olmadığı bilakis Alim kulun ilmini gösterdiği olayların mevkilerine doğru gidişin ve coğrafi anlatımlardan dolayı kesin olarak somut bir kıssa olduğunu bize göstermektedir.
Hz. Musa, Allah’ın kendisine müsaadesi, bildirmesi ile iki denizin birleştiği yer olarak beyan edilen “Mec­meaI Bahreyn” adı verilen coğrafi bölgeye doğru yola çıktı.
 Aslında “Mecmea’l Bahreyn” haricinde; ayette belir­tilen ‘Hukub” ifadesi;
Hz. Musa’nın alim kulla karşılaştığı yerin kendisine tam olarak belirtilmediğini bize ihsas etmektedir. Daha geniş perspektifle baktığımızda; Mısır'dan ayrılan Musa’nın (a) bu eylemini kendi isteği ile değil, Allah’ın emri ile gerçekleştirdiğini ve Alim kul ile buluşma yerinin, Allah tarafından kendisine kesin olarak belirtilmediğini sadece, buluşma mevkiinin yönünün be­lirtilmiş ya da ihsas ettirilmiş olacağı kanaati hasıl olmaktadır. Tam buluşma yeri, balığın kaybolma noktasıdır ki; burayı geçen Musa (a) ve uşağının, yollarına devam etmeden hemen geri döndüklerini görmekteyiz.
   " Hemen  geldikleri yoldan geri döndüler.”(18/64)
   Bundan dolayı Hz. Musa “Mecmea’l Bahreyn”nin bulunduğu bölgeye doğru hareket etmiş ve Alim kul ile olan randevuya ait  belirtilere kadar yoluna “Hukub” (Uzun bir süre) de olsa devam edeceğini belirtmiştir.
   Hz. Musa ve uşağı iki denizin birleştiği yere ulaşın­ca, yiyecek olarak yanlarına aldıkları balıklarının bulunduğu azık torbasını unuturlar ve torbada bulunan bu balık normalde olamayacak bir biçimde denize ulaşarak kaybolur.
Yiyecekleri balığın kaybolma hadisesi, Hz. Musa ve uşağına, Alim kul ile randevulaşacakları kesin nokta hakkında bir işaretti. Musa (a) ve uşağı hemen bunu anlayarak balığın kaybolma yerini geçtikleri halde geri dönerler ve bu sayede Alim kulu orada bulurlar. Burada üzerinde duracağımız hususlar şunlardır.
Alim kul ile ne zaman karşılaşacağı, açık olarak Mu­sa'ya (a) bildirilmemiştir. Buluşmayerinin, olağanüstü bir hadise olan balık kaybolma vakıasının gerçekleştiği yer olduğu, hadisenin anlaşılması ile beraber hemen geri dönülmesindenanlaşılıyor. Bu konuda Kur’an-ı Ke­rim’de bulunan; Musa: “İstediğimizzaten buydu” dedi”(18/65) ayeti bizim için delildir.
Balığın kaybolmasının bir alamet olmasını, uşağın ifadesinden de anlamaktayız.
“Eyvah! Kayalıkta konakladığımızda balığı unutmu­şum. BANA ONU UNUTTURAN ANCAK ŞEYTAN’DIR.(18/63).
Musa’nın (a) uşağının “Bana onu unutturan ancak Şeytan’dır” anlatımının benzer kullanımı Yusuf kıssasın­da geçmektedir.
" Yusuf “Kurtulacağını umduğu kişiye: “Efendine ben­den bahset” dedi. FAKAT ŞEYTAN ONA, EFENDİSİNE YUSUF’TAN BAHSETMEYİ UNUTTURDU. Yusuf bir­kaç sene daha hapiste kaldı."(12/42)
Anlaşılıyor ki Şeytan; insanlar için önemli olan hadi­selerde işin içine girerek aleyhte bir sonuç doğurmaya gayret etmektedir. Bundan dolayı Yusuf peygamber kıssasında ve Alim kul ile Musa kıssasında, Şeytan’ın önemli olaylara girerek olayı kendi istediği yöne çekme çabası olan unutturma vakıasına dikkat çekilmiş oluyor­du. Alim kul ve Musa’nın buluşmasından çok güzel bir netice çıkacağını anlayan Şeytan, olaya müdahale etmiş ve balığın kaybolmasını Musa’nın uşağına unuttur­muştur. Ancak Şeytan’ın tüm entrikalarına rağmen, Allah’ın takdirinin her halükarda gerçekleştiği de her iki kıssa içerisinde beyan edilmektedir.
Kıssanın tefsir ve diğer anlatımlarında, balığın kay­bolmasının, buluşma yerinin orası olduğuna bir ikaz ve diğer üzerinde durduğumuz mesajların işlenmesi gere­kirken; tefsirlerde ve Peygamberler tarihi kitaplarında yersiz ve gereksiz olarak, gaybi bir olay olan balığın ni­teliği ve kaybolmasının muhtevası üzerinde spekülas­yonlar yapıldığını görmekteyiz. Dolayısıyla bu durum, kıssadaki anlatımın ana temasında verilen mesajın kay­dırılmasına ve hurafelerin dolmasına sebep olmaktadır.
Balığın kaybolma hadisesine Musa’nın (a) uşağının şahit olmasına rağmen onu unuttuğunu beyan etmesi­nin arkasından belirtildiği ifade çok önemlidir.
“Uşağı: “Eyvah kayalıkta konakladığımızda balığı unutmuşum. Bana onu unutturan Ancak ŞEYTAN’DIR. 0 da tuhaf bir şekilde denize kaçmış olmalı” dedi.”
Musa’nın uşağ(18/63)ının bu ifadesinden onun aynı zaman­da Müslüman olduğu anlaşılmaktadır. Dikkat edilmesi gereken diğer ayrıntı ise; Alim kul’la Musa’nın yaptığı yolculuğa uşağının dahil edilmemesidir. Bu da muha­taplara, bir resulün bile dayanamadığı olayları, Müslüman olsalar dahi diğer insanların da kavramalarının mümkün olmadığı mesajını vermektedir.
 
MUSA VE ALİM KUL KARŞILAŞMASI
 
“Yolda, kendisine katımızdan rahmet ve ilim verdiği­miz bir kulumuza rastladılar.”(18/6)
Burada üzerinde durmak istediğimiz nokta; Musa (a) Alim kul’la karşılaşmaya karşılaşmıştır ama onun Al­lah’ın kendisine özel olarak verdiği bir ilmin sahibi olduğunu nereden anlamıştır?
    İşte bu aşamada şimdiye kadar öngördüğümüz fikir­leri bir kez daha gözden geçirmemiz gerekmektedir. Buraya kadar ki yazımızda ısrarla üzerinde durduğumuz hususlar şunlardı;
a- Musa (a) kavminden Allah’ın izniyle ayrılmıştır;
b- Buluşma mevkii olan “Mecmea’l Bahreyn” Mu­sa’ya (a) bildirilmiş veya ihsas ettirilmiştir;
c- Bildirilen bu rota üzerinde; balığın kaybolma va­kıası, Alim kul’la karşılaşılacak kesin noktaya dair bir alamettir.
işte bütün bu hususların icmali; Musa’nın (a) bu yolculuğa Allah’ın emri doğrultusunda çıkmış ve karşıla­şacağı Alim kul veya onun sahip olduğu ilim konusunda bilgi sahibi olmuştur. Bu yüzden Musa (a) bu olaya ha­zırlıklıdır ve hemen aceleci ve meraklı tabiatının verdiği hızla, Alim kul’da bulunan ilmi talep eder.
“Musa ona: “Sana öğretilenin bir kısmını öğrenip ol­gunlaşmam için seninle gelebilir miyim!” dedi.”
“0 dedi ki: “Ama sen benim yaptıklarıma dayana­mazsın.”
   " İç yüzünü kavrayamadığın bir şeye nasıl dayana­caksın! ”(18/66-68)
Esasen Alim kul’la Musa arasındaki bu diyalog; Mu­sa’nın (a) talep ettiği ilmin vasıflarını ve ona sahip olan Alim kul’un ilim olarak Ondan nasıl ileri bir mertebede olduğunu belirtmektedir. Burada Musa (a) ile ilgili karak­terler de ortaya çıkmaktadır.
       a-Musa meraklı, tarassut sahibi bir kişidir.
   b-Talibi olduğu ilim Kesbi değil Vehbi olduğunu anladığı halde yine de öğrenmekte ısrarlıdır.
 e-Bu konuda sabırsız ve acelecidir.
 d-İlim sahibine “Alim kul’a” karşı hürmetlidir. Ken­di mevkisine rağmen alçak gönüllüdür.
" Musa: “Unuttuğum için bana çıkışma, gücümün yet­mediği şeyden beni sorumlu tutma"(18/73)
e- İlim için her şeye katlanabilir.
“Musa: “İnşaallah sabrettiğimi göreceksin. Sana hiç­bir konuda karşı gelmeyeceğim” dedi.”
“0: “Eğer benimle geleceksen, sana açıklamadıkça bana hiçbir şey sorma dedi.”
“Bunun üzerine yola koyuldular...”(18/69-71)
 
 İLİM - ALİM KUL - HIZIR
 
Hz. Musa ile buluşan Alim kulu, sahip olduğu ilimin vasıfları Cenab-ı Allah tarafından net olarak nitelenmek­tedir.
a- Alim kul’un sahip olduğu ilim “Ledün” “Allah ka­tından” “İlm-i Ledün” bir ilimdir.
b- Allah bahşetmedikçe bu ilmin öğrenilmesi mümkün değildir.
e- Alim kul’un sahip olduğu ilim gaybi bilgiye da­yanmaktadır.
d- Alim kul’a bahşedilen bu bilgi bir resule dahi ve­rilmemiştir.
e- Bu bilgi sonucu gerçekleşen olaylara resul bile tahammül edemediğine göre sıradan insanların bu bilgi­yi kavraması mümkün değildir.
f- Allah’ın takdiri sonucu Musa’ya (a); onun olgun­laşması amacıyla “Ledün” ilminin bir kısmı gösterilmek­tedir.
Alim kul’un, ilminin vasıfları belirgin olduğu halde, Alim kul’un niteliği üzerinde müfessirlerin ihtilafı vardır. Müfessirlerin bir kısmı Alim kul’un bir “Melek”, bir kısmı “Ruhsal insan”, bir kısmı “diğer varlıklardan” olduğunu öne sürmüşlerdir. Bunun yanı sıra onun insan olduğu görüşünde olanlar da vardır.
Bizce Alim kul bir insandır. Onun Melek olduğunu düşünmek zorlamadan ibarettir. Melekler zaten bir ilim sahibidir. Sahip oldukları ilmin gaybi unsurları ihtiva ettiği ve “Levh-i Mahfuz’a” yaklaşabilenlerin sadece melekler olduğu akla getirilmelidir. İlimleri ile ilgili ola­rak; yaradılış sahnesinde, insanla ilgili gaybi bilgilerini öne sürmelerini örnek verebiliriz
“Rabbin Meleklere “Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim” demişti; Melekler: “orada bozgunculuk yapa­cak, kan dökecek birini mi var edeceksin?...”(2/30)
“(Melekler) Sen münezzehsin öğrettiğinden başka bizim bir bilgimiz yoktur.”(2/32)
Bir Melek esasen ilim yönünden peygamber de olsa diğer varlıklardan üstündür ve kıyas imkansızdır. Oysa Allah ayette “katımızdan rahmet ve ilim verdiğimiz bir kulumuz” olarak Alim kulu ve ilmini tavsif etmektedir. Meleğin bu şekilde bir insana karşı tavsif edilmesi mu­haldir.
Alim kul bir insandır ki; Allah ona katından rahmet ve ilim vermiştir. Eğer gerçekleşen olaylar bir Melek eliyle olmuş olsaydı; Musa (a) olayların sonuçları üze­rinde sorgulama yapmazdı. Alim kul’un, küçük çocuğu öldürme hadisesi üzerinde durması bile gereksiz olur­du. Allah takdir etmiş, Melek bunu yerine getiriyor demesi, teslim olması gerekirdi. Bir cana karşılık bir can (Kısas) insanlar için söz konusudur. Bir Melek için kısas’ın düşünülmesi muhaldir.
İbrahim peygamberle, insan suretinde olan Melek­lerin karşılaşmasında nasıl ki, İbrahim (a) onların Melek mi insan mı olduğunu sınamak için yiyecek getirttirmiş ve yemediklerini görünce Melek olduklarını anlamış ve ondan sonra da olayları buna istinaden sorgulamaya başlamıştı; aynı durumun Musa’da da olması, Alim kul’un önce niteliğini sorgulaması daha sonraki hadiselerin buna uygun değerlendirmesi lazım gelirdi. Oysa Musa, Alim kul’un niteliğini sorgulamamış onun insan olduğundan şüphe etmemişti. Çünkü onunla uzun bir yere yolculuk etmişti. Yolculuğun başında anlamamış olsa bile; yemek-içmek, uyku v.s, gibi insani ihtiyaç­lardan dolayı daha sonra bunu anlamak zor olmasa gerektir,
Bazı müfessirler ise Alim kul’un “Ölümsüz insan”  "Ruhsal
insan” olduğunu öne sürmüşlerdir. Oysa Kuran-ı Kerim, bu konuda muhatapları uyarır.
    "(Ey’ Muhammed) Senden önce de hiçbir insanı ölümsüz kılmadık, sen ölürsün de onlar baki mi kalır?”
    "Her nefis ölümü tadacaktır.”(21/34-35)
    Bu ayetler­den de anlaşılacağı gibi “Ölümsüzlük”, “Ebedilik” gibi unsurlar; resul de olsa hiçbir insan için mümkün değil­dir. Dolayısıyla Alim kul hakkında “Ruhsal insan”, “Ölümsüz insan” gibi tanımlamalarla oluşturulan kabuller, aykırı olan hurafe düşüncelerdir. Öyle ki, Kur'an'ın bu  temel kuralına (Her nefis ölümü tadacaktır) karşılık alim kul’un ölümsüzlüğünü kabul edenler;müteselsilin diğer bir inanca da saparak, onun kıyamete kadar her devirde, her an, her yerde bulunacağını ve yardıma ihtiyacı olanlar için olaylara müdahale ettiğini ya da edeceğini kabul etmişlerdir.
Alim kul’un aynı zamanda Cin veya Cin gibi varlık­lardan olduğu görüşleri de mevcuttur. İslam kültürü içinde zamanımıza kadar uzanan bu hurafe görüşlerin mesnetsiz iddialardan öteye geçemediğini görmekle­yiz. Alim kul anlayışı günümüze kadar gelen ve Kur’an’a aykırı olan Alim kul’un niteliğine dair hurafelerle “Alim kul”; Kur’an’ın anlatımından ayrı boyutlarda bir yaratık halini almıştır. Oluşturulan bu soyut varlığa aynı zaman­da “Hızır” lakabı da verilmiştir.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur. Alim kul; Kur’an’i bir tanımlamadır. “Hızır” ise alim kul’la bir­likte İslam kültürü içinde oluşturulan soyut bir varlığın karışımına verilen bir isimdir.
 
“ALİM KUL” - “KİTABIN İLMİNE SAHİP KUL’
 
Kehf suresinde, Musa peygamberle yolculuğu kıssa edilen Alim kul’a “Hızır”a benzeyen ve Allah tarafından “Kitab’ın ilmine sahip” olarak nitelenen bir kişi; yine Kur’an’da kıssası anlatılan diğer bir resul olan Süley­man ın (a) kıssasında geçmektedir.
“Kitab’ın ilmine sahip olan birisi: “Senin gözünü açıp kapayıncaya kadar onu sana getirebilirim” dedi. Süley­man tahtı karşısında görür~ce: “Bu’ şükür mü yoksa küfür mü edeceğim diye beni sınamak isteyen Rabbi­min bana lütfudur.”(27/40)
Neml suresinde geçen; Süleyman ve Sebe melikesi arasındaki bölümün anlatıldığı kıssanın bu versiyonun­da Melike’ye ait tahtı isteyen Süleyman peygambere, bu işi yapabileceğini söyleyen “Cinlerden bir ifrit” ol­masına rağmen Allah’ın kendisini “Kitabın ilmine sahip birisi” olarak nitelediği kişi tahtı hemen getirir. Bu aşa­mada şu tespitleri yapmaktayız.
a- “Kitab’ın ilmine sahip birisi” Süleyman peygam­berin tebasından biri aynı zamanda “ileri gelenler”den­dir. Yani bir yöneticidir.
b- Bu kişi bir insandır. Melek olsa idi, Süleyman’ın (a) yöneticilerinden olamazdı.
c- Cin gibi “Diğer varlıklardan” da olamaz. Çünkü; tahtı getirme işine sahip çıkanlardan bir diğer “ileri ge­len” yönetici ise “Cinlerden bir ifrit” olarak ayette belirtil­mektedir. Kaldı ki bu kıssada geçen Cinlerle ilgili olarak değişik yorumlamalar da dikkate alınmalıdır. (Süleyman kıssası’ndaki “Cin”lerle alakalı olarak; Haksöz dergi­si’nin, 28. sayısındaki “Süleyman peygamberi anlamak” adlı makalemize bakınız.)
d- Tahtın gelmesiyle alakalı olarak, Süleyman peygamberin gösterdiği şaşkınlık, bu dummun ola­ğanüstü bir vakıa olduğunu göstermektedir.
e- Bu olağan üstünlüğe Süleyman peygamberin tepkisi, Musa (as) gibi itiraz eden, merak eden birinden ziyade hemen teslim olan konumundadır.
f- “Kitabın ilmi” ibaresi Musa ve Alim kul ara­sındaki Alim kul’un (Hızır) Allah’tan aldığı “Rahmet ve ilim” tanımlamasının benzeri gözükmektedir. Burada geçen “Kitab”dan “Levh-i Mahfuz”un kastedildiği, “Levh-i Mahfuz”un Allah katında olduğu aşikardır.
g- Kitabın ilmine sahip olan kişinin taht, getirme sahnesinde dikkatimizi yoğunlaştırmamız gereken nok­talar mevcuttur. Kilometrelerce öteden bir anda, Me­likeye ait tahtın gelmesi olağanüstü bir olaydır. Ancak Musa ile yolculuk yapan Alim kul’un gerçekleştirdiği olaylarla arasında bariz bir fark görülmektedir. Tahtın gelmesi “ileri gelenlerin bulunduğu bir ortamda cere­yan eder. Oysa Musa ve Alim kul’un yolculuğundaki olaylar; bir resulün bile kavrayamadığı ve ileriye yö­nelik, gaybi sonuçları olan vakıalar olarak Musa’nın uşağının bile şahit olamadığı yalnız bir ortamda ger­çekleşmektedir.
Eğer Süleyman kıssasındaki “Kitabın ilmine sahip birinin’ gerçekleştirdiği, tahtın gelme hadisesi, Musa’nın yol arkadaşı “Alim kul’un” gösterdiği olaylar gibi olsaydı; gerek Süleyman peygamber gerekse “ileri gelenler” olayı kavrayamadıkları yönünde istek veya diğer itiraz­larının gündeme gelmesi gerekirdi. Bu olmadığına göre “Alim kul” ile “Kitabın ilmine sahip birisinin” gerçekleş­tirdikleri olaylar farklı boyutlardadır. Sonuçta her iki kıs­sada geçen şahısların ilminin farklı, gerçekleştirdikleri olayların ise bu ilimlerine istin~den benzeşmeyen hadi­seler olduğunu gözlemlemekteyiz.
Alim kul ve Kitabın ilmine sahip kullarda görülen ortak bir özellik; her ikisinin de bir peygamber devrinde yaşamalarıdır. Kıssalarda anlatılanlar da resullerle ara­larında geçen olaylardır.
Alim kul ve kitabın ilmine sahip birisinin kişilikleri önemli olsaydı, yani, Peygamberler gibi şahısları ön planda olsa idi, bu kulların isimleri de verilirdi. Kur’an’ın anlatım tekniği gereği belki tekrarlar söz konusu olabilir­di. Oysa bu kulların kişilikleri önemli değildir ki, isimleri anılmamıştır. Bu kullar, süreç içerisinde ulema veya halk bazında Hızır l~kabı ile anılmaya başlanmıştır.
 
HIZIR HAKKINDA BİR SAPTAMA
 
Kur’an’da yer alan Alim kul’un, Hızır olarak isimlen­dirilmesinin ardından daha sonraları çeşitli eklemelerle beraber Hızır; halk içerisinde yaşıyan, onlara ola­ğanüstü vakıalarla yardım eden, insan üstü bir varlık olarak yer yer Alim kul’a, yer yer Kitab’ın ilmine sahip kul’a benzetilen soyut bir varlık olagelmiştir.
Her iki kıssada geçen, Allah’ın “Alim kul” ve “Kitab’ın ilmine sahip olan” olarak nitelediği kulları, ayrı zaman­larda ayrı yerlerde yaşadıkları halde, tek kişi olarak kabul edilmiştir. Böylece Kur’an’a aykırı diğer kabullerle “ölümsüz”, “Ebedi” addedilerek, zaman ve zemin üstü kıyamete kadar yaşayacak olan; darda ve sıkıntıdaki insanlara aniden ortaya çıkarak yardım eden “Hızır” adı verilen soyut hurafe bir varlık oluşturulmuştur.
 
GEMİDE YOLCULUK
 
Bir gemiye bindiklerinde o adam gemiyi deliverdi. Musa ona: “Gemiyi içindekileri boğmak için mi deldin! And olsun çok kötü bir iş yaptın.”(18/71)
    Alim kul’la yolculuğa başlayan Musa; onun gemiyi gelmesine itiraz eder. Alim kul’un yaptığı bu eylem zahirde itiraz edilecek sabredilemeyecek bir olaydır. Zira daha evvel bu konuda Musa’nın dikkati çekilmişti.
“0 (Alim kul) dedi ki: “Ama sen benim yaptıklarıma dayanamazsın.”(18/68)Dayanamamanın sebebi ola­rak, olayların iç yüzünün anlaşılamaması olduğu ve A­lim kul’daki ilim olamadan bunu kavramanın da müm­kün olamıyacağı ayetlerde belirtilmişti.
Musa, geminin delinmesi hadisesinin içyüzünü kavrayamadığından, zahirdeki duruma göre Alim kul’a itiraz eder. Belki bu itirazı şu şekilde yorumlamak da müm­kündür. Allah’ın emri ile Alim kul’un ilminden istifade etmek amacıyla buluşan Musa’nın, aslında bu olayların Allah’ın tasdiki ile olduğunu bilmesi gerekir. Esasen bu durumu Alim kul, Musa peygambere, karşılaşmalarının başında açıklar. Hal böyle olunca Musa’nın itiraz konu­mu, olayın içyüzünü kavramak ve bu bilgiden yararlan­mak amacını güder. Eğer Alim kul’la Allah’ın isteği ile onun ve ilminin vasıflarını bilmeden karşılaşmış olsa idi. o zaman itirazlarının, olayın arka planını, içyüzünü öğ­renmek gibi bir amaca mebni olmadığı düşünülebilirdi. Alim kul’un diğer yapacağı kötü işleri (!) engellemek için çareler arar belki de etrafındakilerden yardım isterdi. Oysa durum hiç de öyle olmuyor. Dolayısıyla Musa’nın itirazları olayların içyüzünü kavramaya yönelik tepkiler olduğu anlaşılıyor. Olayların sonunda Alim kul’un yap­tıklarının içyüzünü öğrenen Musa’nın itiraz ettiği de kay­dediliyor.
0 gemi, denizde çalışan yoksullara aitti. Onu ku­surlu yapmak istedim. Çünkü arkalarındasağlam gemi­lere el koyan bir kral vardı.”(18/79)
Olayın iç yüzünün kavranması sonucu, zahirde o­lumsuz bir fiil olarak gözüken hadiselerin aslında gemi­de bulunanların hayrına bir hadise olduğu anlaşılmak­tadır. Bundan dolayı Musa’nın itirazı olmadığı gibi diğer insanların itirazının da söz konusu olamayacağı aşikar­dır.
Ancak bir kısım müfessir; hiç kimsenin bir baş­kasının malına haksız yere zarar veremeyeceğini bu nedenle Alim kul’un yaptığı hareketi bir insan olarak yapamayacağı dolayısıyla Alim kul’un “Melek” veya “insanüstü bir varlık” olabileceği görüşüne varmışlardır. Ancak müfessirler burada birtakım ayrıntılara dikkat etmemektedirler.
a- Her şeyden önce Alim kul, Allah’tan aldığı ilim neticesi gaybi bir unsuru bilmektedir. Eğer gemi kusur­lu kılınmamış olsa gemiye başkaları tarafından el konu­lacak, dolayısıyla gemi sahip ve yolcuları bundan büyük zarar göreceklerdi. Oysa Alim kul bu büyük zararı, son­radan tamir edilmekle giderilecek küçük bir zararla gidermektedir.
b- Alim kul’un gemiyi kusurlu kılmasına, Musa’nın (a) itirazı şöyledir. “Gemiyi içindekileri boğmak için mi deldin?” Musa’nın (a) Alim kul’un yaptığı fiile itirazı içersinde şu husus gözden kaçırılmaktadır. Geminin de-inmesi ile boğulacaklar arasında Alim kul ve Musa’da vardır. Yani Alim kul gemiyi kusurlu kılarken zahirdeki görünüşte; gemi sahip ve yolcularına zarar veriyor olduğu kadar, kendine ve Musa’ya da zarar veriyor gö­rünmektedir. Eğer gemi batsaydı bundan herkes zarar görecekti.
c- Alim kul’a ihsan edilen ilim olmadan buna ben­zer fiilleri yapmaya kalkışanların yaptıkları tamamen Sünnetullah’a aykırı işlerdir ve müeyyide uygulaması gereklidir. Allah’tan aldığı ilim ile onun bilgi ve emri ~ahilince işler yapan Alim kul’a müeyyide düşünmek
Haşa! Allah’a karşı yapılacak bir tavır olacaktır.
 
   ÇOCUĞUN ÖLDÜRÜLMESİ
 
" Tekrar yola koyuldular. Bir çocukla karşılaştıkların­da adam çocuğu öldürüverdi. Musa: “Bir cana karşılık olmadan masum bir cana mı kıydın! Andolsun çok kötü bir şey yaptın.” dedi.”(18/74)
Geminin delinmesi olayındaki gibi çocuğun öldürül­mesi hadisesinde de Musa’nın (a) itirazı gündeme gelir.
Barada Kısasın tüm İslam resullerinin şeriatlarında mevcut olduğu gibi, Hz. Musa’nın şeriatında da mevcut olduğu anlaşılmaktadır. Bundan dolayı Hz. Musa, se­bepsiz yere bir insanın öldürülmesine karşı çıkmaktadır.Ancak olayın içyüzünün, Alim kul tarafından izhar edil­mesinden sonra Musa’nın (a) buna tepkisi söz konusu olmamaktadır.
" Çocuğa gelince; onun ana babası mümin kimselerdi.  Çocuğun azarak ve
küfrederek onlara zulmetmesin­ korktuk.”(18/80)
Olayın zahirinde bir insanın diğer bir insanı suçsuz yere öldürmesi söz konusudur. Ancak olayı gerçekleş­tiren Alim kul bağımsız olarak bu fiili yapmamaktadır. 0 Allah’ın emri ile bu fiili işlemektedir.
(Alim kul) “Ben bunları kendiliğimden yapmadım.” (18/82)
Alim kul’un, Musa’ya olayların içyüzünü açık­ladığı bu sözler; Alim kul’un gerçekleştirdiği tüm olay­ların ve çocuğun öldürülmesi hadisesinin Allah’ın takdiri olduğunu belirtmektedir. Bundan dolayı Alim kul’a kısas uygulanması söz konusu olmamıştır. Allah’ın emrini uygulayan birine nasıl kısas uygulanabilir?
Burada bir kısım müfessirin itirazlarını kaydetmemiz gereklidir. Onlar, yeryüzünde bir sünnetullah olan, bir cana karşılık olmaksızın bir cana kıyılması mümkün olmadığı halde; Alim kul, nasıl bu fiili yapmış ve Musa (a) ona kısas uygulamamıştır demişlerdir.
Müfessirlerin bu görüşleri sonucu, Sünnetullah’ın bir insan tarafından değiştirilemeyeceği gerekçesiyle, Alim kul’un insan değil, melek veya başka bir varlık olduğu iddiasında bulunmuşlardır. Bu iddialar üzerine daha evvel durmuştuk. Her ne iddia olursa olsun bunlar mesnetsizdir. “Alim kul” bir insandır ve yaptıklarının gerçek olduğu barizdir.
Bu öyle bir takdir olmuştur ki ölenin de yaşayanların da hayrınadır
a- Çocuk öldürülmüştür, ancak öldürülmeyip yaşa­saydı, dünya hayatındaki imtihanı kaybedecekti. Çünkü o bir kafir olacak ve Cehennem’i boylayacaktı. Halbuki öldürülmekle bundan kurtulmuş oldu.
b- Anne ve babasının yaşam çizgilerindeki İslam'i boyut değişmedi. Eğer çocukları yaşasaydı, onun küfre sapmasından dolayı anne ve baba da zulüm çekecek veya küfre sapabileceklerdi.
c- Çocuğun öldürülmesi, Çocuğu öldürülen anne babaya; Allah tarafından Salih olan bir evlat ihsan edil­mesine sebep olmuştur.
d- Yeni evlat, Salih bir kul olacak, anne ve babaya güzelce bakacaktır. Böylece bu üç kişi mümin bir kim­se olarak Allah’a kulluk edeceklerdir. Oysa çocuk öldü­rülmemiş olsaydı belki de hiçbiri mümin olarak kalama­yacaklardı.
    e- Böylece Allah, mü’min bir anne ve babanın dualarını kabul etmiş, onları ve çocuklarını İslam üzere kılmıştır. Allah’ın dualara icabeti söz konusudur. Bu ko­nuda İbrahim’in (a) evlatlarına olan duaları hatıra getiril­melidir.
Rabbim! Beni ve çocuklarımı namaz kılanlardaneyle. Rabbimiz! duamı kabul buyur.”(14/40)
     “Rabbim! Bu şehri güvenli kıl; beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut.”(14/35)
f- Öldürülen çocuk eğer yaşasaydı; etrafına zarar verecek, çeşitli zulümlerle toplumdaki insanları huzur­suz edecekti. Böylece cemiyetin zararına olacak bu durum önlenmiş oldu.
Bütün bunlara rağmen şu soru sorulabilir? Allah o çocuğu, ölmeden Salih bir kul olmasını takdir edemez miydi? Buna cevabımız Allah daha iyi bilir olacaktır. Yine de bu sorunun cevabını öğrenmek isteyenlere A­lim kul ve Musa kıssasını yeniden okumalarını, aynı ko­numda oldukları Musa peygamberi göz önüne getirme­lerini öneririz. Asrı saadeti takip eden yıllarda Kelam ve Felsefe ekollerinin bu gibi soruları cevaplandırmaya ça­lıştıklarını da belirtelim.
Bu noktada şunu tespit etmek lazım; çocuğu öldüren “Alim kul”dur. Ancak bunu takdir eden Allah’tır. Çocuğun öldürülmesi Allah’ın tasarrufundadır. Bu tasar­rufun arkasındaki takdirlerde yine Allah’ın isteğince olmaktadır. “Alim kul’un gerçekleştirdiği olayların ben­zerleri, Evrenin kurulmasından bu yana ve kıyamete kadar yine gerçekleşmiş/gerçekleşmektedir.
Burada üzerinde durulması gereken nokta, bu gibi durumlarda insanların, olayların takdirinin Allah’ın elin­de olduğu bu olayların bir arka planı olduğunu ve bunları da insanların kavramalarının mümkün olmadığı­nı fevk etmeleri mesajıdır.
 
DUVARIN DÜZELTİLMESİ
 
“Yine yola koyuldular; sonunda vardıkları bir kasaba halkından yiyecek istediler. Kasaba halkı, bu ikisini mi­safiretmek istemedi. ikisi, şehrin içinde yıkılmaya yüz tutan bir duvar gördüler, Musa’nın arkadaşı onu doğrul­tuverdi; Musa: “Dileseydin buna karşı bir ücret alabilir­din” dedi.”(18/77)
Alim kul’un duvarı düzeltmesi hadisesinde, daha önce gerçekleştirdiği, geminin delinmesi ve çocuğun öldürülmesi olaylarındaki gibi karşı tarafın zararına bir vakıa söz konusu değildir. Duvarın düzeltilmesi hadise­sinde, buna rağmen Hz. Musa’nın itirazı söz konusudur. Gerçekleşen olay ve itirazda şunları tespit etmekteyiz.
a- Kasaba halkı Musa ve Alim kul’un yiyecek istek­lerini reddederler.
b- Buna rağmen, Alim kul zahirde de batında da hayır olarak gözüken bir işlemi gerçekleştirir ve duvarı düzeltir.
c- İnsani bir unsur olarak kasaba halkının misafir etmeme nezaketsizliğine karşın Alim kul, duvarı düzeltmeyebilirdi veya yaptığı işe karşılık ücret talep edebilirdi.
d- Ancak yaptığı bütün olaylar, Allah’ın isteğince gerçekleştirdiğini beyan eden Alim kul’un kendi inisi­yatifinde değildir. Allah’ın kendisine verdiği “Rahmet ve ilim”den dolayı duvarı düzeltmektedir. 0 sadece bir ara­cı ve vesiledir.
e- Zahirde şer gibi gözüken olaylarda olduğu gibi, hayır gözükenlerde de olayların içyüzünün kavran­masının mümkün olmadığı, Musa’nın itirazı ile gündeme gelir.
Alim kul, duvarın düzeltilmesi olayının içyüzünü şöy­le açıklıyor.
“Duvar ise, şehirde iki yetim erkek çocuğuna aitti. Duvarın altında onların bir hazinesi vardı; babaları da iyi bir kimse idi. Rabbin onların ergenlik çağına ulaşmasını ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarma­larını istedi. Ben bunları kendiliğimden yapmadım, işte dayanamadığın işlerin içyüzleri budur.”(18/82)
Alim kul’un, Musa’nın (a) sabredemediği olayların içyüzünü açıklamasından sonra; duvarın düzeltilmesi olayında şunlar gözümüze çarpmaktadır.
a- “Musa’nın ücret alınması isteğinde bulunduğu duvar, kasaba halkının değil kasaba halkından iki yetim çocuğundur. Esasen duvarı düzeltmesine karşılık Alim kul, kasaba halkından ücret isteseydi bile, yer onların olmadığı için bu talebi de karşılıksız bırakacaklardı. Musa (a) gaybi olan bu unsuru bilmediği için kasaba halkından ücret alınması önerisinde bulunmaktadır.
b- Duvarın altındaki hazinenin ilerde iyice kaybol­maması için duvar düzeltilmiştir. Yani kasaba halkının yaptığı nez~ketsizliğe nazire olsun diye yapılmamıştır. Oysa Musa bunu takdir edememektedir. Çünkü gaybi olan bilgilere sahip değildir.
e- Aslında Alim kul’un yaptığı bu hayır işinin gerçekleşmesinin nedeni; Salih bir babadan dolayıdır. Daha evvel çocuğun öldürülmesi vakıasında; öldürülen çocuğun babasının mü’min kimselerden olması sonucu, Cenab-ı Hak onların işledikleri Salih amel ve yaptıkları duaların sonucu olarak Alim kul’un gerçekleştirdiği olay­ları takdir etmişti. Alim kul’un duvarı düzelterek altındaki hazinenin daha sonra bulunmasını sağlayacağı işlerin; yetim iki çocuğun babasının yaptığı Salih amellerin ma­kul olması ve yaptığı duaların Allah tarafından kabul edilmesi sonucu Allah tarafından takdir edilmiştir.
d- Duvarın düzeltilmesi aynı zamanda yetimlere rızkın temin edilmesidir ve Allah’ın takdiridir. Bu takdir aynı zamanda yetimlerin Salih birer kul olmalarına! Olacaklarına karşılık olmalıdır.

 
Cengiz DUMAN
Araştırmacı-Yazar
 
 
 
www.kurankissalari.tr.gg
 
zülkarneyn kitap resmi ile ilgili görsel sonucu



Facebook beğen
 
Reklam
 
 

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=