Kur'an'ı Okuma ve Anlama metodumuz ne olmalıdır

 

KUR’AN’I OKUMA ve ANLAMA METODUMUZ NE OLMALIDIR 




İnsanoğlu yaşadığı Evren ve üzerindeki bütün şeyleri, Allah’ın kendisine bahşettiği beş duyu ve bu beş duyunun verilerini değer­lendirip karar almasını sağladığı beyin vasıtası ile algılar. Ancak bu beş duyunun verilerini değer­lendiren beyin organı işlevini gör­müyorsa o zaman ne eşyayı al­gılaması tam olur ne de karar vermesi doğru olur. İnsanoğlu­nun tabiattaki diğer varlıklardan ayrılmasını sağlayan beyin orga­nı, “AKLETME” işlevini görmedi­ği müddetçe kendisi dışında var olan evren hakkında doğru yargı­lara varması mümkün olamaz. Ancak insan aklı evrenden ve evrenin yaratılış maksadından da bağımsız değildir. İnsanın ak­letme yetisi yaratıcının ona ver­diği isimleri kavrama gücünden gelir. Ve insan fıtratına iyiliği ve kötülüğü seçme gücü (irade) doğuştan kazandırılmıştır. Ama o başıboş bırakılmayarak yaratıcısının ak­ledip kavramasını ilahi ölçü ile düzenleyerek fıtratına ve eşyanın tabiatına uygun bir tutum ta­kınması amacıyla da kendisine ve her kavme vahyi ölçüler veril­miştir. “Akletme/düşünme” faaliyetini gerçekleştiremeyen ölüler ve deliler, beyin fonksiyon­ları “akletme’ işlevini görmediği için tüm insanlara gerekli olan sorumluluklardan müstesnadır­lar. İnsan aklına yol gösteren ve akli fonksiyonlarımızı nasıl ifa­de edeceğimizin açıklamasını yapan, insanlığın son ve korun­muş hidayet rehberi ise Kur’an’dır.
Bütün bu tespitlerden sonra yazımızın ana konusu olan Kur’an’ı okumak/anlamak üzeri­ne, insanoğlunun Kur’an karşı­sındaki akli sorumluluğu üzerin­de duracağız.
Okuma, yazma bilen, du­yumları çalışan bir insan, eğer yazılı bir metin olarak gerek iki kapak arasında gerekse ayrı par­çalar halinde olsun, Kur’an’ı oku­duğu ya da dinlediği zaman, eğer o kişinin lisanı Arapça ise, beyni düşünme faaliyetlerini ger­çekleştirmek için lazım olan ma­teryallere sahip demektir. Beyin, düşünme fonksiyonu esnasında gerek eski gerek yeni bütün algılamalarını kullanarak, Kur’an ve Kur’an’ın emirleri hakkında kara­rını verecektir. Verilen karar ya red veya kabul olacak, bu kabul­lerin arkasından, Kur’an’ın emirle­rini ikame veya çiğneme gibi bir eylemi, gerçekleştirmiş olacak­tır. Bu olgu, Allah’ın insandan is­tediği tetkik ve tahkik vazifesinin yerine getirilmesidir. İnsan düşü­nerek kabul veya reddedecek, bunlardan sonra başına gelecekl­erin sorumluluğundan kaçması mümkün olmayacaktır.
“Kur’an’ı hiç düşünmezler mi, yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var?" (47/24)
“Hala Kuran’ı düşünmüyorlar mı? Eğer 0 Allah’tan başkası ta­rafından (indirilmiş) olsaydı, o’nda birçok çelişkiler bulacaklar­dı.” (4/82)
Peki!... Arapça okunan Kur’an’a yazılı bir metin veya sözlü olarak muhatap olan insa­nın beyni nasıl karar verecek ve bu kararından nasıl mesul tutula­caktır.
Anlamadığı bir dille kendisi­ne hitabeden Kur’an karşısında, onun dilini bilmeyen insanın beyni çaresiz kalmayacak mı? Akle­demeyen veya akletmesi için ye­terli elemanlara sahip olmayan insanlar Allah nezdinde akletmemelerinden dolayı haklı olmaya­caklar mıdır?
“Biz her elçiyi kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara beyan etsin.” (14/4)
“Eğer biz onu, yabancı bir Kur’an yapsaydık derlerdi ki; ayetleri açıklanmalı değil miydi? Arap’a yabancı bir söz mü?” (41/44)
Kur’an’ı Kerim’de geçen bu ve benzeri ayetler, Allah’ın elçi ve vahiylerini kavimlerinin diliyle, açık ve net bir biçimde sunduğu­nu açıklar. Kur’an’ı Kerim’de vahiy ve El­çi’nin lisanı ile ilgili geçen ayet­lerden dokuzunda, Kur’an lisanı­nın Arabi olduğu üç ayetinde, "A’cemi" olmadığı bir ayetinde de "A’cemiler’den" birine inmediğini belirtilir. Bu ayetlerde geçen A-r-b kö­kü; düzgün açık konuşmayı, lisa­na hakimiyeti, fesahati ifade eder. Yine bu ayetlerde geçen A­-c-m kökü ise kapalılığı, anlaşılır olmamayı ifade eder. Kur’an’da geçen, vahiy ve resul dili ile ilgili bu ayetler bize, Kur’an’ın anlaşılır olarak ve anla­şılıp karar verilmesi için -Taklidi olarak değil- indirildiğini beyan ediyor. Allah, körü körüne yapı­lan, taklidi imanı değil tahkik edi­lerek yapılacak imanı istiyor.
“Biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik ki, düşünesiniz.” (12/2)
Allah anlamadıkları bir dille, insanlara hitabeden vahiy’e karşı in­sanların, anlamamaları sebebiyle itiraz edeceklerini, bundan dolayı da haklı olacaklarını belirtir. Vahiy’e muhatap olan Arap'ların yapacakları itirazın geçersiz ol­ması için, Kur’an’ı Arap toplumu­na, anladıkları bir dille Arapça olarak indirmiş: Onların beyin merkezli, insani kararlarını vere­bileceklerini belirtmiştir.
Bu olgu Arap toplumu için böyle gerçekleşmiştir. Ancak, Kı­yamet’e kadar baki Kur’an için Arapça bir dile sahip olmayan in­sanlar, Kur’an’ın anlaşılarak iman edilmesi hususunda ne ya­pacaktır? Bizim asıl üzerinde du­racağımız olgu budur.
Günümüz Türk toplumu­nun Kur’an karşısında ki konumu Allah’ın isteğinden oldukça uzaktır. Kur’an diline vakıf olamayan insanlar, O’nun Arapça okunuşu­na malik olmaya çalışarak Al­lah’ın Kur’an karşısında insandan istediği “akletme” fonksiyo­nunu yerine getirememektedirler. Ya da Arapça ve diğer -yüz­yıllar içinde oluşturulan- ilimlere sahip olduklarına inandıkları in­sanların çok kısa olarak sistema­tize ettikleri metin ve sözlere ba­karak Kur’an’ın emirlerini yerine getirdiklerine inanmaktadırlar. Yani tamamen taklidi bir konumdadır­lar.
Bu insanlar, Kur’an’la haşır neşirdirler. Camide, toplantılar­da, radyolarda, televizyonlarda, velhasıl her yerde ve her zaman Kur’an okumakta, dinlemekte, görmektedirler. Ancak; bu tür okumanın değil, "akledilerek" oku­manın, farz ve sünnet bir ibadet olması gerektiğinin farkında de­ğildirler. Ne yazık ki bu tutum, onların inan­dıkları ulema tarafından onayla­narak, Kur’an’a karşı yeterli oldu­ğu kanıksatılarak bir ibadet hali­ne getirilmiştir durumdadır.
Halbuki, Kur’an okumak, O’nu nağmeli olarak, insanın kulağına hoş gelecek biçimde diğerlerine aktarmak ya da O’nu nağmeli, hoş bir olay olarak dinlemek de değildir. Farz ve sünnet bir ey­lem olarak yapılacak asıl doğru okunuş, Kur’an’ı anlamak "aklet­mek" ve diğer insanlara, akletmelerini sağlamak için, anlatma­ya çalışmak demektir.
Demek ki Farz ve Sünnet olan “okumak”, anlamak üzere onu okumaktır. Burada şu husus gündeme gelmektedir, anlamak için ne yapmalıyız veya ne yapıl­maktadır?
Her şeyden evvel Kur’an dilini anlamak gereklidir. Lakin bu dile sahip olmak, azınlık bir gurup in­san için mümkün olsa da vakit, meşguliyet ve algılanış kıtlığı, çeşitli iş güç vs. yü­zünden kahir ekseriyet için müm­kün olmamıştır/ olmayacaktır.
O halde Arapça’dan tercüme edilen Kur’an mealleri, Kur’an’ı anlayarak okumak için müracaat kaynağı olabilir mi?
Bu mümkündür. Çünkü müracaat kay­nağı olan bu tercümeler, çeviren­lerin kasti bir tutumu olmadığı müddetçe muhataplara Kur’an’ın içeriği hakkında bilgi verecektir. Böylece beyin merkezli “aklet­me” faaliyeti ile taklidi değil tahkiki bir iman oluşacaktır. Bu saye­de Allah’ın insandan istediği, düşünerek kabul veya reddetmek gerçekleşecektir.
Burada şu soru gündeme ge­lecektir: Acaba tercümeler, Kur’an’da Allah’ın bize vermek istediği mesajı aynen aktarabile­cek midir?
Bir İtalyan atasözü olan “Her mütercim haindir” sözü, bize bu sorunun cevabını en iyi şekilde verir. Yani hiçbir tercüme, ne ka­dar iyi niyet ve çalışma ürünü ol­sa da aslının aynını, yazarının arzu ettiğini ve ifade etmek iste­diği şeyleri birebir olarak bize veremez.
O halde, Kur’an tercümeleri­nin bu dezavantajını gidermek için, Türkçe tefsirler, Türkçe-Arapça (Kur’an Arap'çası) lügatler, velhasılı muhatabın anlaya­madığı her sorunda derdine deva olacak her türlü, kendi öz di­liyle yazılmış materyaller, Arapça bilmeyenler için referans kaynağı olmalıdır.
Şurası muhakkaktır ki, Kur’an Arapçası’na vakıf ve diğer ilgili materyallere sahip, Kur’an’ın anlaşılması hususunda samimi bulunan şahıslar da baş­vuru kaynağı olacaktır. Ayrıca, nüzul sırasına göre okuma, Kur’an kavramları çalış­ması, ayetleri siyak, sibak ve Kur’an bütünlüğü içerisinde irde­leme gibi Kur’an üzerinde yapıla­cak çalışmalarla konulara vuku­fiyet artacaktır. O’nun mesajı da­ha rahat algılanabilecektir. Bütün bunların yanında ana-dille yazılmış, Siret kitapları, Kur’an üzerine araştırmalar, Ha­dis kitapları Kur’an üzerindeki anlama çabalarını oldukça ileriye götürecektir.
Görülüyor ki Arapça bir dile sahip olunulmasa da Kur’an’ı, an­lama çabalarına katkıda bulana­bilecek, öz dilimize ait hayli ma­teryal bulmak mümkündür. Esa­sen bu materyalleri toplum için oluşturmak ve geliştirmek de şarttır. En azından geçmişte yapıl­mamış veya yetersiz olan ama, istikbalde Kur’an’ı, anlama çabalarına katkıda bulunacak; bu uğurda materyal arayanlara su­nulabilecek, anadilimizle yazılı eserler ortaya getirmek ve bu günden yarının ihtiyaçlarını da karşılamak gerekir.
Şimdi akla şu soru gelmekte­dir: Bütün bu materyaller yoluyla Kur’an’a vakıf olmak isteyenler veya vakıf olanlar, Arapça bilen insanlara göre, ne kadar, Allah’ın onlardan istediği Kur’an’ı anlama olgusuna sahiptirler?
Buna cevabımız şu olacaktır: gerek Arapça’ya vakıf olan, ge­rekse Arapça’yı bilmeden, elle­rindeki ana dilleriyle mevcut ma­teryallerle Kur’an’a vukufiyet sağlamaya çalışan müminlerin, yazılmış veya serdedilmiş olan görüşleri çakış­tığı müddetçe ana gayeye uygun olarak Kur’an’ın anlaşılması ça­basında amaca ulaşılmıştır denilebilir. Bu görüşler çeliştiği zaman, Arapça'ya vakıf olanların fikirlerinin refe­rans önceliği olması gereklidir.
Burada kaydetmek istediği­miz asıl nokta; Kur’an’ı anlama çabasında gösterilecek halisane niyet ve davranıştır. Samimi ol­mayan, Kur’an’ı “akletme” gibi bir çaba içerisinde olmayan taklidi her davranış, kamil Arapça ve di­ğer materyallere sahip olsa dahi başvuru kaynağı olmakta şüphe uyandıracaktır.
Peki!.. Bu “meal” bilgisini, ana dilleri ile yazılı materyallerle ve şahıslarla geliştiremeyip, yal­nızca meal bilgisinde kalanlar ne olacaktır?
Kanaatimizce, Meal bilgisinde kalan bu kişiler; Kur’an’ı anlamak gibi bir çabaları olmadan, Kur’an hakkında hiçbir bilgiye itibar et­meden O’nun nağmeli okuyuşla­rına veya ondan bundan öğren­diği kulaktan dolma bilgilerle ya da atalarından gördükleri ile amel edenlere göre, çok üstün konumdadırlar.
Yeterli demek mümkün değil­se de muhatapların bu seviyede Kur’an’a tabi olmaları dahi tahki­ki bir imandır. Ve bu insanlar Allah’ın istediği “akletme” emrinin gereğini yerine getirmek için büyük bir gayret göstermişlerdir.
Burada hemen şu hususu gündeme getirmekte yarar var. Kabahat veya yetersizlik sırf me­alle yetinenlerde değil, Arapça ve diğer materyalleri bildikleri halde, kamil manada bir meal gerçekleştirmeyenlerde veya bunları ve diğer çalışmaları ço­ğunluk gündemine sunmayıp özel mahfillerde, entellektüel ça­balarla sınırlandıranlardadır.
Eğer toplum Kur’an tercüme­leriyle de olsa Kur’an’ın gerçekle­rine vakıf olmuş olsa dahi, geri kalan eksik yönler sözlü, yazılı, görüntülü faaliyetlerle tamamla­nılmaya çalışılacaktır. Toplumun tahkiki olarak Kur’an’a ve onun emirlerine, anlayarak yanaşması sağlanmış olacaktır.
Bütün bunlardan sonra şu gerçeklik karşımıza çıkmaktadır. Kur’an okuma / anlama hareketi­nin ulaşacağı nokta entellektüel ya da asırlar önce ulaşılmış sevi­ye itibarı ile Kelâmi meselelerin tartışıldığı bir çerçeve olmamalıdır. Kur’an okumak / anlamak, O’nun emirlerini hayatımıza tatbik etmek ve diğer insanlara ulaştırmak için yaptığımız bin ça­ba olmalıdır. Sahabenin on ayet’ ezberle­yip onu anlamaya çalışması ile il­gili rivayet Kur’an okumanın ha­yata dönüklüğüne yönelik bir vur­gudur. Yoksa bütün Kur’an’ı anl­ayıp o’nu hayata indirgemeyen bir boyuta sokar ki, o zaman “Kur’an o kimselerin boğazların­dan aşağı inmez” sözü hak olur.
Kur’an anlaşılmak için inmiş bir kitaptır. Kişiler gerek Arapça gerekse başka dillere sahip ol­sunlar Kur’an’ı anlamak mecburi­yetindedirler. O’nu anlamak için var güçleriyle gayret sarf etmelidirler.
Ben Kur’an’ı anlayamam, Arapça bilmem, O’nun her har­finde yetmiş bin mana vardır vs. diyerek Kur’an’dan uzaklaşmak ne kadar yanlış bir anlayışsa; Kur’an’ı bazıları anlar diyerek inançları hakkındaki kararları birtakım kimselere ve kurumlara vermek daha korkunç bir hatadır. Bu ruhbanlığın tesis edilmesi aşamasıdır.
İstisnasız, her mü’min Kur’an’a yaklaşmak ve ondan gayreti mucibince nasibini almak zorundadır.
Kur’an’ı anlamada diğerlerin­den öne geçenler, bunu bir üs­tünlük olarak değil, Rab'lerinin onlara ihsan ettiği bir meziyet ad­dederek bu ilimlerin daha alt se­viyedekilere ve tüm topluma an­latma nimeti olarak görmelidirler. Bu olgu en ileri seviyedekilerden başlayıp, aşağıya doğru herkesin hem öğretmen hem de talebe ol­duğu bin sistemi ifade eder.
Şurası unutulmamalıdır. Kur’an okunup, anlaşılıp hayata geçirilmesi gereken bir kitaptır. O, sadece üzerinde araştırma, inceleme ve entellektüel faaliyet­ler yapılan bin kitap değildir. Ha­yata tatbik kitabıdır.
“Kendilerine Tevrat yükletilen sonra da onunla da amel etme­yenlerin durumu , ciltlerle kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir.” (62/5)
“O kullarım ki, sözü dinlerler. Sonra da onun en güzeline uyar­lar. işte Allah’ın hidayet verdiği kimseler onlardır ve işte kamil akıl sahipleri onların ta kendileridir.” (39/18)
Cengiz Duman
Araştırmacı-Yazar
www.kurankissalari.tr.gg
 
zülkarneyn kitap resmi ile ilgili görsel sonucu



Facebook beğen
 
Reklam
 
 

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=