Hz.Hacer ve Hicretleri

HZ. HACER VE HİCRETLERİ

                                
 
                Giriş
 
Bu yazımızda Firavunun Mısır sarayındaki kölelikten, Allah’ın Mekke’deki evinde Mahşer sabahına kadar misafir olacak olan değerlilikte örnek bir kadının hayatını inceleyeceğiz.
             Bu kadın, köle iken firavun tarafından, Hz. İbrahim veya bir diğer rivayete göre İbrahim’in@ karısı Sara’ya cariye olarak hediye edilmeye layık nitelikte vasıflara sahip bir kadındır.    
Bu kadın öyle üstün vasfa sahiptir ki, köle ve siyah derili bir kadın olduğu halde, Hz. İbrahim’in karısı Sara’nın, bir peygambere eş olarak kendi eliyle sunduğu bir kadındır.      
Bu kadın öyle bir kadındır ki, hamile kalması ve çocuk doğurması bile kıskanılacak nitelikte bir kadındır.
Bu kadın öyle üstün vasıflara sahip bir kadındır ki, bir resul tarafından bir küçük bebek ya da bir başka rivayete göre küçük bir çocukla tek başına yaşama elverişsiz bir mahalde bırakılabilecek kadar güçlü bir kadındır.
Bu kadın öyle bir kadındır ki, bir bebekle bırakıldığı meskûn mahalde, bir peygamberi yetiştiren, bir medeniyetin temellerini kuran vasıflarda bir kadındır.
Hz. Hacer; Firavun için değerli bir köle; Hz. İbrahim’in karısı Sara için ideal bir kuma; peygamber İbrahim için itaatkâr bir sahabe ve sadık bir eş; Hz. İsmail için “bulunmaz” bir anne; Allah için ona muti bir kul; İnananlar için kıyamete dek muhteşem bir abide ve örnekliktir.
Hz. Hacer, bütün bu üstün vasıflarına rağmen, inananların, kendisine hak ettiği kadar ilgi göstermediği dolayısı ile örnekliğinin yeteri kadar değerlendirilemediği bir abide insandır. Bundan dolayı bu yazımızda Hz. Hacer’in kimliği, yaşamı, örnekliği üzerinde inceleme yaparak onun örnek alınması gereken yönlerini ortaya koymaya çalışacağız.
 
           Hz. Hacer’in kimliği
 
           Kur’an’ı Kerim ayetlerinde ismi ve vasıfları yer almayan Hz. Hacer; elimizdeki en eski dini ve tarihi kaynaklardan biri olan Tevrat’ın Tekvin kitabında anlatılanlara göre; Mısırlı bir Arap ve aynı zamanda Hz. İbrahim’in karısı Sara’nın cariyesidir. “Ve Saray’ın bir cariyesi, bir Mısırlı, vardı ve onun adı “Hagar”dı”[1] İbranice adı “Hagar” olan bu cariyenin ismi Arapçaya Hacer olarak geçmiştir.
Ünlü müfessir ve İslam tarihçisi Taberî, “Tarih el-Rusül ve’l-Mülûk” “Peygamberler ve hükümdarlar tarihi” eserinin İsmail@ ile ilgili bölümünde Hz. Hacer hakkında şöyle der: “O: İsmail’in annesi Hacer Mısırlı idi.”[2]
             İbn-i Hişam, Siretü’n – Nebeviyye Li-İbn-i Hişam adlı eserinde Hz. Hacer hakkında şunları kaydetmektedir. “Araplar Hâcer ve Âcer derler. Böylece elifi ha’nın yerine getirirler. Nitekim hareke’l-mâe ve erâke’l-mae derler. Herâke ve erâke, suyu akıttı demektir. Hacer Mısır halkındandır.” “İbn-i Lehia dedi ki: İsmail’in anası Hacer, Ümm-ü Arab’dandır. Burası Mısır’dan Feremâ’nın önünde bir köydür.”[3]
            Mevdudi, “Tarih boyunca tevhid mücadelesi ve Hz. Peygamberin hayatı” adlı eserinde Hz. Hacer’in doğum yeri hakkında şunları kaydetmektedir. ”Hz. Hacer, Ümmül Arab veya Ümmül Arik adlı bölgede doğmuştu. Ümmül Arab, Mısır’ın doğusunda Akdeniz kıyısından üç kilometre uzaklıktaki Farmâ veya Ettîne’ye yakın bir yerdi ve Firavun’un zamanında burada bir kale de vardı. Bugün bu bölgeye Tellul Farmâ denilir.”[4]
Arapça, Hacer kelimesinin, hicret etmek manasından hareket eden, merhum Ali Şeraiti Hacer kelimesi hakkında şu yorumu yapmaktadır. “En büyük bir amel, en güzel bir hüküm olan “Hicret” kelimesi de “Hacer” isminden türetilmiştir. “[5]   
T.D.V İslam ansiklopedisi, Hacer maddesinde, Hacer hakkında şu bilgiler verilmektedir. “İbranice’de “Hagar” olarak geçen Hâcer kelimesinin anlamı “Kaçma, kaçış”tır. Grekçe’de Agar, Arapça’da hem Âcer hem de Hâcer şeklinde yer almaktadır. Bütün Buhârî nüshalarında Âcer diye kaydedilen kelime Hâcer olarak meşhur olmuştur. Arapça olmayan Âcer’in kökü bilinmemektedir. Hâcer ise “terk etmek, hicret etme; şirk’ten uzaklaşmak; emsalinden üstün olmak” manalarına gelen “Hecr” köküne ait olabileceği gibi Güney Arabistan’da bir yerleşim merkezi olan Hecer’le de alakalı olabileceği düşünülmektedir.”[6]
Bütün bu rivayetler neticesinde; Hz. Hacer’in; Mısırlı ve Arap kökenli bir kadın olduğunu anlamaktayız. Hayatında gerçekleşen üç hicrete istinaden; Arapça Hacer kelimesinin anlamı ile müsemma olan ismi, onun gerçekleştirdiği hicretleri çağrıştırdığı muhakkaktır. Peki, Mısırlı Arap bir köle olan Hz. Hacer nasıl oldu da Mısır’dan, İbrani kökenli Hz. İbrahim’in yanına, Kenan’a eş olarak geldi şimdi bu ayrıntı üzerinde duralım.

               
Hz. Hacer’in birinci hicreti: Mısır’dan Kenan’a yolculuk
 
           Hakkında en sahih addedebileceğimiz bilgiyi bulduğumuz, Tevrat’ın Tekvin kitabının yirminci babında; Hz. İbrahim’in Mısır ziyareti esnasında Mısır yöneticisi Abimelek ile yaşadığı olaylar anlatılırken Hz. Hacer’in, İbrahim@ ile karşılaşması anlatılmaktadır. Tevrat’ta anlatılan bu olayda İbrahim Mısır’a girince Karısı Sara’yı kardeşi olarak tanıtır. Fakat Mısır kralı Abimelek, İbrahim’@in karısı Sara’yı beğenir ve onunla evlenmek ister. Yehova, Abimelek’i rüyasında uyararak, Sara’nın İbrahim’@in karısı olduğunu, onu derhal bırakmasını, aksi halde şiddetle cezalandıracağını bildirir. Bunun üzerine Abimelek Sara’yı bırakır. “Abimelek İbrahim'e karısı Sara'yı geri verdi. Bunun yanı sıra ona davar, sığır, köleler, cariyeler de verdi.” “İbrahim'e, "İşte ülkem önünde, nereye istersen oraya yerleş" dedi.”[7]
Taberî ise, Mısır kralının, Hz. Hacer’i, Hz. İbrahim’in hanımı Sara’ya cariye olarak verdiğini belirtmektedir. “Sara’yı katından çıkardı, ona Hacer’i armağan etti. Sara, Hacer ile birlikte İbrahim’in yanına döndü.”[8]
Tevrat’ta, Hz. İbrahim’e, Mısır kralı Abimelek tarafından hediye edildiği belirtilen Hz. Hacer; yine tekvin kitabında Sara’nın cariyesi olarak nitelendirilmektedir. Buna göre Sara, Kocası İbrahim’@e Sara’yı çocuk yapmak üzere hediye eder. “Karısı Saray Avram'a çocuk verememişti. Saray'ın Hacer adında Mısırlı bir cariyesi vardı.”“Ve Saray Abrama dedi: İşte Rab beni doğurmaktan alıkoydu; rica ederim, cariyemin yanına gir, belki ondan çocuklarım olur.”[9]
ÜstadMevdudi, Hz. Hacer’in, Sara’ya cariye verildiğine karşı çıkarak, Sara’nın Hz. İbrahim’e cariye olarak verildiğini savunur. “Bu itibarla, Hz. Hacer’in Hz. Sare’nin (r.a)’nin hizmetçisi olduğu beyanatı bizzat İncil’e göre yanlıştır. Hz. Hacer, Hz. İbrahim’in cariyesi veya hizmetçisi olduğu için onunla temettü etmek (Cinsi münasebette bulunmak) hususunda Hz. Sare’nin iznine muhtaç değildi.”[10]
Bu rivayetlere mukabil T.D.V İslam ansiklopedisi’nin, Hacer maddesinde bambaşka bir rivayet yer almaktadır. “Tevrat tefsirlerinde ise Hacer Firavun’un kızı olarak gösterilir. Firavun, sarayında Sare’ye gösterilen hürmeti görünce,” Kızım başkasının evinde hanımefendi olacağına bu sarayda hizmetçi olsun” diyerek kızı Hacer’i Sare’ye verir.”[11]
Muhammed Hamidullah, İslâm peygamberi adlı eserinde, Hz. Hacer hakkında şu malûmatı kaydetmiştir: “Buhârî’de kayıtlı olduğuna göre (60/11), Firavun Hâcer’i, Sâre’nin hizmetine tahsis etmişti (:ahdemehâ). Ayrıca bak Tevrat, Tekvin 16/1; burada “Mısırlı hizmetçi” deyimi geçmektedir. Buna bakarak onun bir köle (:cariye) olduğu sonucuna varmak gelmez. Türkçe Tevrat tercümesinde ise (Kitabı Mukaddes şirketi, İstanbul 1949): ““Ve Saray’ın bir cariyesi, bir Mısırlı, vardı ve onun adı Hacar’dı (Hâcer) şeklinde alınmıştır. Zira en ileri gelen Yahudi din adamı olan Solomon b. Isaac de Troves ( 1040–1105)’in Pentatök (Tevrat) şerhinde şunları okumaktayız.   (Tekvin 16/1) “Hâcer firavun’un kızıydı. (İbrahim’in zevcesi) Sâre’nin fevkaladeliklerini gösteren mucizeleri müşahede ettiğinde o şöyle demişti: “Bir diğer evde ev sahibeliği yapacağına (İbrahim’in) şu evinde kızımın hizmetçilik etmesi çok daha iyidir. Ayrıca işaret edelim ki, bir köle kadın (Cariye) olsa bile, o İbrahim’e değil Sâre’ye aitti. Talmud hukukuna göre İbrahim peygamber için yegâne çare, onu kendisine zevce olarak almasıydı ki bu da ancak “cariyenin sahibesi” Sare’nin müsaadesine tabi bir imkândı; burada onu bir odalık olarak alması söz konusu olamaz. Gerçekten de Tevrat’ta, Sâre’nin onu hediye ettiğine dair bir kayda rastlanmamaktadır. Hattâ, Çıkış 16/3’de: “....ve onu kocası İbrahim’e karısı olmak üzere verdi” denmektedir.”[12]
Hz. Hacer hakkındaki tarihsel bilgi ve yorumların toplamından şu sonuçlar çıkmaktadır:
a-       Hz. Hacer, Mısır’da yaşayan Kıptî kökenli bir kadındır;
b-       Hz. Hacer,  Firavun’un sarayında yaşamaktaydı;
c-       Hacer,  Mısırda iken firavun’un kölesi bir kadındı;
d-       Hacer,  Mısırda iken Firavun’un kızıydı;
e-       Hz. Hacer, Firavun tarafından Hz. İbrahim’e köle olarak verilmiştir;
f-        Hz. Hacer, Firavun tarafından Sare’ye köle olarak verilmiştir;
Bütün bu rivayetlerin en kuvvetlisine binaen Hz. Hacer’in, köle statüsünde Mısır’dan, Kenan diyarına geldiği anlaşılmaktadır. Bazı müfessirlerin, yaptıkları yorumlarla, Hz. Hacer’in köle vasfında iyileştirilmelerde! bulunmaya gayret gösterdikleri anlaşılmaktadır. Bundan dolayı Hz. Hacer’in; İbrahim’in@ mi yoksa Sare’nin mi kölesi olduğu ya da hizmetçileri mi olduğu şeklinde çeşitli fikirler yürütmüşlerdir. Ancak, Hz. Hacer’i, köle statüsünde daha üst bir seviyeye oturtma gayretleri ile yapılan bu yorumlar, Hz. Hacer’in, Mısır Kralının hediyesi olarak Hz. İbrahim’e veya Sare’ye verilmiş bir cariye vasfını değiştirememiştir. Yani, peygamber İsmail’in@ annesi Hacer, Mısırlı bir cariyedir. Firavun tarafından; Tevrat’taki iki çelişkili rivayete göre Hz. İbrahim veya karısı Sara’ya hediye olarak verilmiştir.
 
Hz. Hacer’in Kenan diyarındaki yeni yaşamı
 
Mısır’dan yeğeni Hz. Lut dâhil olmak üzere ehli ile birlikte dönüş yolculuğuna çıkan Hz. İbrahim yolda Hz. Lut ile ayrılır. Lut@ Sodom ve Gomora bölgesinde resul olarak görevlendirilmiştir. Bundan dolayı görev yerine doğru yola çıkar. Hz. İbrahim ve kafilesi Kenan diyarının Şekem adı verilen Bugünkü Filistinin Nablus şehrinin bulunduğu mevkie gelerek burada yerleşirler. “Avram, karısı ve sahip olduğu her şeyle birlikte Mısır'dan ayrılıp Negev'e doğru gitti. Lut da onunla birlikteydi.” “Lut kendine Şeria Ovası'nın tümünü seçti ve doğuya doğru göçtü. Birbirlerinden ayrıldılar.” “Avram Kenan topraklarında kaldı. Lut ovadaki kentlerin arasına yerleşti. Sodom'a yakın bir yere çadır kurdu.”[13]
Tevrat, Mısır dönüşünden on yıl sonra Hz. Hacer ile Hz. İbrahim’in “münasebette” bulunduklarını ifade etmektedir. “Abram (İbrahim) Kenan diyarında oturduktan on sene sonra idi. Ve Hacar’ın yanına girdi ve o gebe kaldı…”[14]  Bunun sebebi ilerleyen yaşına rağmen Sara’nın kısırlığının değişmemesi, buna mukabil Hz. İbrahim’in, hiç bitmeyen çocuk sahibi olma isteğidir. Bunu bilen ve elinden fizyolojik olarak bir çare gelmeyen Sara, Hz. İbrahim’e, Mısır’dan getirdikleri Hz. Hacer’i teklif ederek ondan çocuk yapması teklifinde bulunur. “Ve Abram’ın (İbrahim) karısı Saray ona çocuk doğurmadı Ve Saray’ın bir cariyesi, bir Mısırlı, vardı ve onun adı “Hagar”dı (Hacer), Ve Saray Abrama dedi: İşte Rab beni doğurmaktan alıkoydu; rica ederim, cariyemin yanına gir, belki ondan çocuklarım olur.”[15]
Sara’nın, Hz. İbrahim’e bu teklifinde üç önemli ayrıntı vardır ve bunların altının çizilmesi gerekmektedir. Bu ayrıntılardan birincisi; Hz. İbrahim’in ilerlemiş yaşına rağmen çocuk isteğinden vazgeçmemiş olmasıdır. Hz. İbrahim’in çocuk isteği hususunda yine üzerinde durmamız gereken başka ayrıntılar daha bulunmaktadır. Tevrat’taki “Hacer İsmail'i doğurduğunda, Avram seksen altı yaşında idi.”[16] İfadesine göre Hz. İbrahim, ilerlemiş yaşına rağmen fizyolojik olarak çocuk yapmaya müsait olduğu anlaşılmaktadır. Buna mukabil fiziksel olarak çocuk yapmaya elverişli olan Hz. İbrahim, karısı Sara’nın, Hacer’le çocuk yapmaları isteğine kadar başka bir evlilik yoluyla çocuk yapma teşebbüsünde bulunmaması çok ilgi çekici bir durumdur.     
Burada bizim dikkat çekmek istediğimiz nokta şudur. Hz. İbrahim gibi Ulu’l Azm bir peygamber çocuk isteği ve hasreti her an yüreğinde olmasına karşın -Buna Zekeriya peygamberi de dâhil edebiliriz- çocuk sahibi olmak için Allah’a sığınmaktan başka gayret göstermemiştir. Fizyolojik durumu da müsait olmasına rağmen -İbrahim peygamber kısır değildi- ilerlemiş yaşına -seksen altı- kadar başka bir kadınla evlenmeyi düşünmemiştir. Kısır olan Sara’yı, ne gençlik döneminde ve ne de yaşlılık döneminde onun verimsiz  -Hem kısır hem doğurganlık dönemi bitmiş yaşlı bir kadın- fizyolojik durumunu bahane ederek çocuk sahibi olmak için doğurgan olan bir kadınla evlenmek istememiştir.
                Peki, bu durumu nasıl yorumlamak lazımdır? Hz İbrahim, peygamberliğin verdiği bir hisle sonradan İsmail ve İshak gibi nesiller bahşedileceğini mi sezinlemişti? Yoksa Allah’ın her türlü –çocuksuz da olsa- takdirine mi sığınmıştı? İbrahim@ ve Zekeriya@ peygamberlerin çocuksuzluk dönemlerinde Allah’a bu tevekküllerini, dua, tevekkül, Allah’ın takdiri, ilişkisini Kur’an muhatapları nasıl içselleştirmelidirler?
"İhtiyar halimde bana İsmail'i ve İshak'ı lütfeden Allah'a hamdolsun! Şüphesiz Rabbim duayı işitendir."[17]
Her şeye rağmen Hz. İbrahim; ne Sara’dan ne çocuk isteğinden vazgeçmemiştir. Hz. İbrahim’in bu sabrı hem Sara’ya doğurma mucizesi verilmesine hem İbrahim’e@ İsmail’in ve İshak’ın ihsan edilmesine vesile olduğu görülmektedir. Buradan şu hisseyi çıkarmak mümkündür meşru isteklerimizde, Allah’a dua ile sabır ve ümit kesmeden beklenti içersinde olmamız ve gelişen veya gelişecek olayları tevekkülle karşılamamız gayet insani ve İslami bir tutumdur.
İkinci ayrıntı ise; Hz. Hacer, Hz. İbrahim’le çocuk yapabilecek veya Hz. İbrahim’in çocuğunu doğurabilecek vasıflara sahip görülen bir cariyedir. Bunun alametlerinden bir tanesi üzerinde Taberi, ilginç bir rivayette bulunmaktadır. Hz. Sara’nın, Hz. Hacer’i teklif etmesini Taberi; Hacer’in çok güzel bir kadın olması sebebiyle diye yorumlamaktadır. “Hacer güzel endamlı bir cariye idi. Sara onu İbrahim’e bağışlayarak; ben onun güzel bir kadın olduğunu görüyorum, onu al, Allah’ın sana evlat vermesi ümit olunur, dedi.”[18] Ayrıca, Tevrat tefsirlerinde yer alan, Hz. Hacer’in Firavunun kızı olduğu yorumlarına binaen; Hacer’in soylu bir kadın olmasından dolayı, Hz. Sara tarafından kocasına önerildiği de yorumlanmaktadır. “Firavun, sarayında Sare’ye gösterilen hürmeti görünce,” Kızım başkasının evinde hanımefendi olacağına bu sarayda hizmetçi olsun” diyerek kızı Hacer’i Sare’ye verir.”[19]
Üçüncü ayrıntı ise Gerek Sara gerekse Hz. İbrahim, evlenip çocuk sahibi olma isteklerinde tercih ettikleri kadının yani Hz. Hacer’in Arap asıllı olmasında önyargılı değildirler ve bu hususta hiç bir endişe duymamaktadırlar. Yani evlilik ve çocuk nesebi ile ilgili ırkçı, kavmiyetçi kaygılar taşımadıkları, Hz. Hacer’i tamamen fiziksel ve ahlaki olarak yeterli gördüklerinden tercih ettikleri anlaşılmaktadır.
Tevrat Hz. Hacer ile Hz. İbrahim’in münasebetini ve sonrasını şöyle anlatmaktadır. Ve Hacar’ın yanına girdi ve o gebe kaldı ve gebe kaldığını görünce, kendi hanımı(Sara) gözünde küçüldü.” “Fakat Abram (İbrahim) Saraya dedi; İşte, cariyen senin elindedir; gözünde iyi olanı yap”[20]
 
Hz. Hacer’in hamile kalmasından sonraki çilesi ve ikinci hicreti
 
Tevrat’a göre; Hacer’in gebe kalması, Hz. İbrahim’in Sara’ya ilgisini azaltınca, karısı Sara bu durumdan hoşlanmaz ve Hacer’i kıskanmaya başlar. Hz. İbrahim, gelinen mevcut durumun karısı Sara’nın vesilesiyle olduğunu takdir etmesinden dolayı, ona bir minnet borcu olarak, cariyesi Hacer’e davranışlarında karşıt bir tutum almaz. Hacer hakkındaki kararı, karısı Sara’ya bırakır.
Sara’nın kendi isteği ve eliyle cariyesi Hacer ile kocası İbrahim’i evlendirmesine rağmen, Hacer’in hamile kalması ile birlikte onun Hz. İbrahim nezdinde oluşan çekici durumundan hoşnut olmaz. Sara’da oluşan kıskançlık boyutlarının çok büyük olduğu, bu yüzden Sara’nın, Hacer’e büyük eziyetler ettiği, Tevrat metinlerinde anlatılmaktadır.
Bu eziyetler eziyetlerdir ki, “Kadın sünneti” denilen âdetin, Sara’nın Hacer’e eziyet etme uygulaması ile başladığı rivayet edilmektedir. Bu eziyetler o hali almıştır ki, cariye/köle Hacer, hamile halinde, yaşadığı mahalden kaçırtacak “Hicret” ettirecek aşamaya varmıştır. Gördüğü eziyetler yüzünden yaşadığı evinden kaçan Hacer’in, Mısır yolu üzerindeki, Kadeş ile Bered’in arasında bir mevkide kendisini karşılayan melek sayesinde geri döndürüldüğü, Tevrat’ta anlatılır. “Ve Rabbin meleği Şur yolunda olan pınarın, çölde sular pınarının başında onu buldu… Ben hanımım Saray’ın yanından kaçıyorum. Rabbin meleği ona dedi: Hanımına dön ve onun eli altında boyun eğ. Rabbin meleği ona dedi: Senin zürriyetini çoğaltacağım… Sen gebesin ve bir oğul doğuracaksın..” ve onun adını “İshmael” (İsmail) koyacaksın rabbin sana olan cefayı işitti.[21]
       İbranice “İshmael” “Allah işitti” manasına gelmektedir. Arapçaya, İsmail olarak geçen bu ismin, Hz. İsmail’in annesi Hacer’e, melek yoluyla bildirildiği, ona binaen Hz. İbrahim tarafından konulduğu Tevrat metinlerinde anlatılmaktadır. Yine Tevrat’ta, İsmail’in isminin konulmasının bile, anası Hacer’in, hanımı Sara’nın kıskançlık krizinin bir neticesi olarak çektiği çileden kurtulmak için Allah’a yakarışları sebebiyle olduğu anlatılmaktadır.
“ve onun adını “İshmael” (İsmail) koyacaksın. Çünkü Rabbin, sana olan cefayı işitti.”
 “Ve Hacar Abrama bir oğul doğurdu ve Abram Hagar’ın doğurduğu oğlun adını “İshmael” İsmail koydu… Abram seksen altı yaşında idi.”[22]
                Hz. Hacer’in Sara ile olan anlaşmazlığına dayanan çilesi oğlu İsmail’in doğmasından sonra da bitmez. Tevrat metinlerindeki, Sara’nın kıskançlık boyutunun büyüklüğü anlatımına rağmen; Hz. İsmail’in on dört yaşına gelmesine kadar, Sara’dan başka kıskançlık tepkisi geldiğine dair, Tevrat’ta başka bir anlatım mevcut değildir.
                Ne zaman ki İshak@ doğar ve iki yaşlarına gelir o zaman Sara’nın kıskançlık krizi yeniden peyda olur. “Ve Sara Mısırlı Hacar’ın İbrahim’e doğurmuş olduğu oğlunun (İsmail) güldüğünü gördü. Ve İbrahim’e dedi: Bu cariyeyi ve oğlunu dışarı at; çünkü bu cariyenin oğlu benim oğlumla, İshak’la beraber mirasçı olmayacaktır.”[23] Bunun üzerine (Tanrı)Yehova’nın da isteği ile Hz. İbrahim Hacer ve İsmail’i ekmek ve su tulumu vererek uzaklaştırır. “Ve İbrahim sabahleyin erken kalktı ve ekmekle bir su tulumu aldı ve omzunun üzerine koyarak Hacar’a verdi, çocuğu da verip onu gönderdi…”[24]
                Hz. İbrahim’in, oğlu İsmail ve annesi Hacer’i ekmek ve su ile yola çıkartmasından sonra Beer-Sheva adı verilen Sina yakınındaki çölde şuursuzca dolaşan ana ve oğlun su ve azıkları tükenir. Hacer, oğlu İsmail’in ölümünü görmemek için onu bir çalı altına bırakıp uzaklaşır, bu esnada onların durumuna müdahale eden Yehova; onları bu çaresiz hallerinden kurtaracak su kuyusu ile mükâfatlandırarak, böylece onların hayatta kalmalarını sağlar. Tevrat’ta Hacer ve İsmail’@in düştükleri aczi şöyle anlatmaktadır.
İbrahim sabah erkenden kalktı, biraz yiyecek, bir tulum da su hazırlayıp Hacer'in omzuna attı, çocuğunu da verip onu gönderdi. Hacer Beer-Sheva Çölü'ne gitti, orada bir süre dolaştı.”
”Tulumdaki su tükenince, oğlunu bir çalının altına bıraktı.”
“Yaklaşık bir ok atımı uzaklaşıp, "Oğlumun ölümünü görmeyeyim" diyerek onun karşısına oturup hıçkıra hıçkıra ağladı.”
“Sonra Tanrı Hacer'in gözlerini açtı ve Hacer bir kuyu gördü. Gidip tulumunu doldurdu, oğluna içirdi.”
“Çocuk büyürken Tanrı onunlaydı. Çocuk çölde yaşadı ve okçu oldu.”
“Paran Çölü'nde yaşarken anası ona Mısırlı bir kadın aldı.”[25]
Hz. Hacer ve Hz. İsmail’in, Tevrat’ta yer alan bu zorunlu hicretleri, Beer-Şheva çölüne olduğu ifade edildiği halde; İslam kaynaklarında bu rota farklı verilmektedir. Hadis, Siyer ve Tefsir kitaplarında; Kenan’dan itibaren başlayan Hz. İsmail ve annesi Hacer’in yurtlarından hicret etme bölümü, Tevrat’taki metnin geneline uygun bir varyantla, ancak Beer-Şheva çölüne değil; Kenan’dan direkt olarak Mekke’ye olduğu anlatılmaktadır. Üstelik Hz. İsmail on dört yaşında değil, henüz emzikli bir çağda olarak rivayet edilmektedir.  
Muhammed Esed, Tevrat ve Kur’an arasındaki bu farklılığı şu yorumla gidermeye çalışmıştır. “Tevrat’ta Hz. İbrahim’in Hacer’i ve Hz. İsmail’i terk ettiği yerin “Birşebe kırları” (yani Filistin’in en güney ucu) olduğu şeklindeki ifade, ilk bakışta Kur’an’daki bilgi ile çelişmektedir. Ancak, eski kentli Yahudiler için “Birşebe kırları” teriminin Filistin’in güneyindeki Hicaz’da dâhil bütün çöl alanlarını kapsadığını göz önüne alırsak bu zahirî çelişki ortadan kalkar.“[26]
İster Beer-Şheva, ister Mekke varyantı rivayeti olsun; her iki rivayette de değişmeyen bir husus vardır. Hz. Hacer’in analık içgüdüsü ile yaptığı oğlunu yaşatma gayretidir. “Ama o abidler ve zahidler gibi yapmaz. Mucize bekleye bekleye çocuğun yanında oturup durmaz. Görünmez yerlerden bir elin uzanıp bir şeyler yapmasını, gökten zembil inmesini, cennetten bir ırmağın akmasını beklemez. Tevekkülün ihtiyacı gidereceğini düşünmez. Çocuğu “aşka” emanet eder. Kendisi ise hiç duraklamadan “sa’y”e, koşmaya başlar, “kendi iradesi”ni gösteren ayaklarıyla ve “kendi gücü”nü gösteren elleriyle arayışa koyulur.”[27] Onun bulundukları ortamın tüm yoksunluğa rağmen, oğlunun hayatını idame ettirmeye çalışması her övgüye değer bir çabadır ve onun analık karakterinin ne kadar ulvi derecelerde olduğunu bize göstermektedir. “Yüce Allah bu mukaddes anneyi küçük İsmail’i gözetmesi ve onu helakten koruması için seçmiştir.”[28]
 
Hz. Hacer’in üçüncü hicreti: Mekke’ye hicret
 
Tevrat’ta anlatılan Sara’nın kıskançlığından sonraki; Hz. Hacer ve Hz. İsmail’in yapmış oldukları Beer-Şheva bölgesine hicret, Kur’an’da ve diğer İslam kaynaklarında yer almamaktadır. Tevrat, Mekke’ye yapılan hicret’ten bahsetmezken; Kur’an Mekke’ye hicretin nereden olduğuna yer vermez. Dolayısı ile İsmail kıssasının; Tevrat anlatımı ile Kur’an anlatımı arasında kronolojik ve tarihi bir kopukluk oluştuğu görülmektedir.
Kanaatimizce, Kur’an ve İslam kaynaklarındaki Mekke’ye hicret ile Tevrat’taki Beer-Şheva hicreti arasındaki bu anlatım kopukluğunu şu şekilde yorumlamak mümkün gözükmektedir. Sara’nın kıskançlığı ile ortaya çıkan Kenan’daki aile içi tatsız durum, Hz. Hacer ile Hz. İsmail’in Beer- Şheva’ya gitmeleri ile giderilir. Hz. İbrahim daha sonra Allah’ın emri ile Beer-Şheva’ya giderek oğlu İsmail’i ve anası Hacer’i alarak, Mekke’ye gider ve onları orada iskân eder. İşte bu aşamadan itibaren Kur’an Mekke ikametini anlatmaya başlar. Beer-Şheva’dan Mekke’ye yapılan bu hicret; Hz. İsmail’in çocukluk yaşamındaki ikinci; ana karnındaki Mısır yolu üzerindeki, Kadeş ile Bered arasında mevkie hicreti de dâhil edersek üçüncü;  Hz. Hacer’in ise dördüncü hicreti olmuş olur.
Tevrat ile Kur’an ve diğer İslam kaynakları arasındaki bu kopukluğu başka bir şekilde yorumlamak gerekirse o da; İsrail oğulları, kâhinlerinin Tevrat metinlerinde sonradan yaptıkları tahriflerle, Hz. Hacer Ve Hz. İsmail’in, Mekke’ye olan hicret’inin Beer-Şheva olarak tebdil edildiğini kabul etmek,  böyle yorumlamak gerekmektedir. Nitekim Prof. Dr. Süleyman Ateş benzer bir görüşü dile getirmektedir. “Hz. Peygamber zamanında İbrahim’in karısı Hacer’le oğlu İsmail’i Mekke’ye götürdüğünü anlatan Tevrat nüshaları veya şerhlerinin olması ve bunların zamanla ortadan kalkması muhtemeldir.”[29]
Kur’an, Hz. Hacer ile Hz. İsmail’in Kenan’dan Mekke’ye olan yolculuklarından açıkça bahsetmemiş olsa da Hz. İbrahim’in Mekke’ye, ehli ile beraber gelerek onları burada iskân ettiğini belirtmektedir.
"Ey Rabbimiz! Ey sahibimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben, neslimden bir kısmını senin Beyt-i Harem'inin (Kâbe'nin) yanında, ziraat yapılmayan bir vadiye yerleştirdim. Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meyledici kıl ve meyvelerden bunlara rızık ver! Umulur ki bu nimetlere şükrederler.”[30]
                Tevrat ile Kur’an arasındaki Mekke’ye hicret ile ilgili anlatım kopukluğunun; Tevrat metinlerinde yapılan tahrifatlar sonucu olduğu kanaatindeyiz.
                Hz. Hacer ile Hz İsmail’in Beer-Şheva’ya hicretinden sonra bu ana oğul hakkında Tevrat’tan haber kesilir. Ne Mekke’ye hicretten ne İsmail’in@ resullüğünden bahsedilir. Resullüğünden bahsedilmemesini bir kenara bırakalım; Hz. İsmail hakkında Tevrat metinlerinde defalarca onun neslinin çoğaltılacağı, soyunun sayılamayacak kadar çok olacağı belirtildiği halde, Hz. İsmail adeta yok sayılarak unutulmaktadır. Bu husustaki Tevrat ifadelerine bir göz atalım.  
                Hz. Hacer’in hamile kalmasından sonra, Sara’nın eziyetlerinden kaçtı sırada Meleğin geri döndürmek için onu teskin etmek ve ilerisini, bildirmek amacıyla yaptığı konuşmada Hz. İsmail ve soyu hakkında şunları söyler.
“Rabbin meleği, "Hanımına dön ve ona boyun eğ" dedi,”
"Senin soyunu öyle çoğaltacağım ki, kimse sayamayacak.[31]
                Hz. Hacer ile Hz. İsmail’in Sara’nın isteği ile Kenan diyarından hicret ettirmeden evvel Hz. İbrahim’e gelen Melek, İsmail’@in soyu hakkında övgülere yer verir.
“Ancak Tanrı İbrahim'e, "Oğlun ve cariyen için üzülme" dedi, "Sara'nın sözünü dinle. Çünkü senin soyun İshak'la sürecektir.”
Cariyenin oğlundan da bir ulus yaratacağım. Çünkü o da senin soyundur."[32]
Kalk, oğlunu kaldır, elini tut. Onu büyük bir ulus yapacağım."[33]
                Hal böyle olmasına rağmen Tevrat’a göre; Beer-Sheva çölüne sürülen ve orada yaşamaya başlayan Hz. İsmail ve annesinin ne kendileri ne soyu hakkında artık bir bahis geçmez. Bir taraftan onların ve soylarının hakkında Yehova ve meleğinin ağzından methiyeler anlatılırken diğer tarafta adeta tarihten silinirler. 
Tevrat metinlerindeki bu tezatlardan anlaşılıyor ki; İsrail oğulları kâhinleri, Hz. İbrahim’in anadan Arap kökenli oğlu İsmail’i gözden çıkarmışlar ve onunla ilgili anlatımları tahrif yoluna gitmişlerdir. Bu yüzden Hz. Hacer ve oğlu İsmail, Yahudi tarihinde hak ettikleri yeri alamamışlardır.
 Kur’an’ı Kerim’de, Kenan’dan Mekke’ye hicretin son aşaması olan Mekke’ye ikamet safhası ile Hz. İsmail ve Hz. Hacer’in Mekke’deki yaşamları anlatılmaya başlanır. Tevrat ile Kur’an anlatımları arasındaki tarihi ve kronolojik kopukluk; Hadis, Siyer ve Tefsir kitaplarında anlatılan çeşitli rivayetler ve yorumlarla giderilmeye çalışıldığı gözlemlenmektedir.  “Birşebe kırları” (yani Filistin’in en güney ucu) olduğu şeklindeki ifade, ilk bakışta Kur’an’daki bilgi ile çelişmektedir. Ancak, eski kentli Yahudiler için “Birşebe kırları” teriminin Filistin’in güneyindeki Hicaz’da dâhil bütün çöl alanlarını kapsadığını göz önüne alırsak bu zahirî çelişki ortadan kalkar.“[34]  “Tevrat’ın ifadesinden, Faran’ın Şeba kuyusu çölünde olduğu anlaşılmaktadır. Mu’cemu’l Buldan’da bazı âlimler, Faran’ı Mekke civarında sıra dağlar olarak gösterirken...”[35]  “Deve sırtındaki bir bedevî için (ki Hz. İbrahim de onlardan biri idi) yirmi veya hatta otuz günlük bir yolculuğun hiç bir zaman olağan dışı bir şey olmadığı göz önüne alınırsa bu imkânsız değildir.”[36]       
İslam kaynaklarında, Kenan’dan itibaren başlayan, Hz. İsmail ve annesi Hacer’in yurtlarından hicret etme bölümü, Tevrat’taki metnin geneline uygun bir varyantla, ancak Kenan’dan direk Mekke’ye hicret edildiği belirtilerek hicret ve sonrası gelişmeler anlatılmaktadır. “Mücahid’den rivayet olunduğuna göre; “İbrahim aleyhisselam’a Beytullah’ın yeri hazırlandığı vakit, Şam’dan oraya gelmek için yola çıktı; oğlu İsmail ve İsmail’in annesi Hz. Hacer de beraberinde bulunuyorlardı. İsmail (A.S) o zaman memede bir çocuktu.”[37]  
Tevrat’taki Hz. İsmail ve Hz. Hacer’in hicret anlatımlarının aksine Kur’an, Hz. İbrahim, İsmail ve Hacer üçlüsünün gerçekleştirdikleri hicret ve Mekke’ye iskân eyleminin şuurlu olarak, Allah’ın yönlendirmesi ile oluştuğunu Şu ayeti kerime’de anlatmaktadır. “Namazı dosdoğru kılmaları için ben, neslimden bir kısmını senin Beyt-i Harem'inin (Kâbe'nin) yanında, ziraat yapılmayan bir vadiye yerleştirdim.[38]
             Kur’an’daki, “namazı dosdoğru kılmaları için” ifadesi, Tevrat’ta anlatılan, Hz. İbrahim’in karısı Sara’nın kıskançlık kaprislerine dayalı olarak sırf onun kıskançlığını gidermek için, Kenan diyarından “Beer-Sheva’ya” veya Mekke’ye hicret edilmiş anlatımını nakzetmektedir.
                Hz. İbrahim, Hz. İsmail ile Hz. Hacer’in, İshak’ın@ annesi Sara’nın kıskançlığı vesilesi ile Tevrat’ta anlatılanların gerçekleştiği bir ortamı yaşamış olsalar bile; Kur’an’da İbrahim suresindeki otuz yedinci ayette anlatılan Mekke’ye hicret eylemi ile Tevrat’ta anlatılan Sara’nın kıskançlık ortamı olan Kenan’dan diyarından, Beer Şheva’ya hicret etmelerinin sebeplerinin aynı kabul edilemez. Tevrat’ta anlatılan Beer-Şheva’ya hicret, bir uzaklaştırma olarak tavsif edilirken; Kur’an ve İslam kaynaklarındaki Mekke’ye hicret, Allah’ın emri ile gerçekleştirilen bilinçli bir eylem anlatımlarıdır. Bu hicret’ten sonra, Mekke’de bir medeniyet doğmuş, yeni bir resul ve onun tebliğ ettiği din ile uygarlığa; karanlıklardan aydınlığa bir kapı açılmıştır.Hz. İbrahim’in Mekke’ye vardıklarında, Allah’a yaptığı münacatında, Mekke’de bıraktığı insanların, onun neslinden olduğunu belirtmektedir. Yani ehli ile yaptığı hicretin ve ehlini Mekke’ye bırakmasının, Allah’ın emri olduğunu ifade etmektedir. Tevrat’ta ihsas edildiği gibi; diğer karısı Sara ve diğer oğlu İshak için, Mekke’deki bu neslin ölmesi veya sürünmeleri için çöllerin kucağına atmamaktadır.
Hz. İbrahim, İsmail ve Hacer’in yaptıkları Hicret ve Mekke’de iskân, bir ibadet ve kulluğu yerine getirme olayıdır. Daha sonrasında Mekke’de oluşacak medeniyetin temellerini atmaktır. Atılan bu medeniyetin temellerinde, Hz. Hacer’in rolünün çok büyük olduğu muhakkaktır.
Hadis külliyatında Mekke’deki ikamet safhaları; diyaloglar dâhil olmak üzere detaylı olarak nakledilmektedir. Sahih-i Buhari hadis külliyatının, kıssalar bölümünde, İbn-i Abbas’tan rivayet edilen, bir hadis-i şerif’te; Hz. İbrahim ve İsmail’e ait bir rivayet nakledilmektedir. Çeşitli veçhelerle de gelen bu rivayet şöyledir: Hz. İbrahim beraberinde Hz. İsmail aleyhimasselam ve onu henüz emzirmekte olan annesi olduğu halde ilerledi. Kadının yanında bir de su tulumu vardı. Hz. İbrahim, kadını Beyt`in yanında Devha denen büyük bir ağacın dibine bıraktı. Burası Mescid`in yukarı tarafında ve zemzemin tam üstünde bir nokta idi. O gün Mekke`de kimse yaşamıyordu, orada hiç su da yoktu. İşte Hz. İbrahim anne ve çocuğunu buraya koydu, yanlarına, içerisinde hurma bulunan eski bir azık dağarcığı ile su bulunan bir tuluk bıraktı. Hz. İbrahim aleyhisselam bundan sonra (emr-i İlahi ile) arkasını dönüp (Şam`a gitmek üzere) oradan uzaklaştı. İsmail`in annesi, İbrahim`in peşine düştü (ve ona Keda`da yetişti). "Ey İbrahim, bizi burada, hiçbir insanın hiçbir yoldaşın bulunmadığı bir yerde bırakıp nereye gidiyorsun?" diye seslendi. Bu sözünü birkaç kere tekrarladı. Hz. İbrahim, (emir gereği) ona dönüp bakmadı bile. Anne, tekrar (üçüncü kere) seslendi. "Böyle yapmam sana Allah mı emretti?" dedi. Hz. İbrahim bunun üzerine "Evet!" buyurdu. Kadın: "Öyleyse (Rabbimiz hafizimizdir), bizi burada perişan etmez!" dedi, sonra geri döndü. Hz. İbrahim de yoluna devam etti. Kendisini göremeyecekleri Seniyye (tepesine) gelince Beyt`e yöneldi, ellerini kaldırdı ve şu duaları yaptı: "Ey Rabbimiz! Ailemden bir kısmını, senin hürmetli Beyt`inin yanında, ekinsiz bir vadide yerleştirdim -namazlarını Beyt`inin huzurunda dosdoğru kılsınlar diye-. Ey Rabbimiz! Sen de insanlarda mümin olanların gönüllerini onlara meylettir ve onları meyvelerle rızıklandır ki, onlar da nimetlerinin kadrini bilip şükretsinler" (İbrahim 37). İsmail`in annesi, çocuğu emziriyor, yanlarındaki sudan içiyordu. Kaptaki su bitince susadı, (sütü de kesildi), çocuğu da susadı (İsmail bu esnada iki yaşında idi). Kadıncağız (susuzluktan) kıvranıp ızdırap çeken çocuğa bakıyordu. Onu bu halde seyretmenin acısına dayanamayarak oradan kalkıp, kendisine en yakın bulduğu Safa tepesine gitti. Üzerine çıktı, birilerini görebilir miyim diye (o gün derin olan) vadiye yönelip etrafa baktı, ama kimseyi göremedi. Safa`dan indi, vadiye ulaştı, entarisinin eteğini topladı. Ciddi bir işi olan bir insanın koşusuyla koşmaya başladı. Vadiyi geçti. Merve tepesine geldi, üzerine çıktı, oradan etrafa baktı, bir kimse görmeye çalıştı. Ama kimseyi göremedi. Bu gidip-gelişi yedi kere yaptı. İşte (hacc esnasında) iki tepe arasında hacıların koşması buradan gelir. Anne, (bu sefer) Merve`ye yaklaşınca bir ses işitti. Kendi kendine: "Sus" dedi ve sese kulağını verdi. O sesi yine işitti. Bunun üzerine: "(Ey ses sahibi!) Sen sesini işittirdin, bir yardımın varsa (gecikme)!" dedi. Derken zemzemin yanında bir melek (tecelli etti). Bu Cebrail`di. Cebrail kadına seslendi: "Sen kimsin?" Kadın: "Ben Hacer`im, İbrahim`in oğlunun annesi..." "İbrahim sizi kime tevkil etti?" "Allah Teala`ya." "Her ihtiyacınızı görecek Zat`a tevkil etmiş." Ayağının ökçesi -veya kanadıyla- yeri eşeliyordu. Nihayet su çıkmaya başladı. Kadın (boşa akmaması için) suyu eliyle havuzluyordu. Bir taraftan da sudan kabına doldurdu. Su ise, kadın aldıkça dipten kaynıyordu. İbnu Abbas (ra) dedi ki: "Allah İsmail`in annesine rahmetini bol kılsın, keşke zemzemi olduğu gibi akar bıraksaydı da avuçlamasaydı. Bu takdirde (zemzem, kuyu değil) akarsu olacaktı." "Kadın sudan içti, çocuğunu da emzirdi. Melek, kadına: "Zayi ve helak oluruz diye korkmayın! Zira Allah Teala hazretleri`nin burada bir Beyt`i olacak ve bunu da şu çocuk ve babası bina edecek. Allah Teala hazretleri o işin sahiplerini zayi etmez!" dedi.[39]
İslam tarihinde, İslam kaynaklarında yer alan Hz. Hacer ve Hz. İsmail’in, Mekke’de başlarından geçtiği kabul edilen su arayışı hadisesi, Hac ibadetinin bir menasiki olmuştur. “Çocuğun küçük olmasından dolayı Hacer’in duyduğu üzüntü, susuzluktan yanmakta olan çocuğu görmekten duyduğu keder, çocuğu bu durumdan kurtarmak için Safa ile Merve arasında koşması hem tarihe konu olmuş, hem de ibadet ve dini rükün kabul edilerek annelik abideleştirilmişti, kederi kutsallaştırılmıştır.”[40]
                Yaşamsal bu madde ile beraber, akabinde gelip geçen Cürhimi’lere ait kervanın su ihtiyacı dolayısı ile uğrak yeri haline gelen Mekke; Zemzem suyu sayesinde, yerleşim için mümbit bir araziye dönüşür. “Güney Arabistan’ın (Kahtanî) Cürhüm kabilesine mensup bir bedevî aileler gurubunun zamanla oraya yerleşmesini teşvik eden, belki de bu su kaynağı olmuştu.”[41] Böylece Mekke, insanlar için iskâna açılmış bir şehir haline gelmeye başlar. Bir bebek ve bir kadının hicreti ile başlayan Mekke’deki hayat, sosyal ve ticari yönlerden gelişerek, Arap yarımadasındaki bedevi bir toplumun sosyal ve ekonomik yerleşkesi haline gelir.  
 
           Hz. Hacer ve Hz. İsmail’in hicret anlatımlarındaki abartı ve tenakuzlar
 
           Tevrat ve Kur’an anlatımları arasındaki tarihi ve kronolojik kopukluk rivayetler ile doldurulmaya çalışılırken bazı tenakuz ve abartmaların ortaya çıktığını görmekteyiz. Bunları şöyle sıralayabiliriz.
a- Tevrat’ta Hicret edilen son mahal, Beer-Sheva olarak verilirken, İslam kaynakları orasını Mekke olarak belirtmektedirler. Tevrat’ta Beer-Sheva’da geçen Hz. Hacer’in oğlu ile kendisinin çölde yalnız bırakılmaları ve oğlu İsmail için su arayışları, suyun bulunma ve orada ikamet edilerek, İsmail’in@ okçu olması sahnelerinin anlatımı; İslam kaynaklarında Mekke’de geçen, Tevrat benzeri sahneler olarak verilmektedir. 
b- Hz. İsmail’in yaş farkı: Tevrat metnine göre; Hz. Sara’nın kıskançlığı Hz. İsmail’in on dört yaşlarında olduğu bir sırada onun bir fiiline istinaden, Hz. İsmail ve Hz. Hacer’in, Kenan’dan uzaklaştırılma uygulamasının başladığı anlatılmaktadır.
“Ama Sara, Mısırlı Hacer'in İbrahim'e doğurduğu oğlu İsmail'in alay ettiğini görünce,”         
İbrahim'e, "Bu cariyeyle oğlunu kov" dedi," “Bu cariyenin oğlu benim oğlum İshak'ın mirasına ortak olmasın."[42]   Oysa İslam kaynaklarında ise bu uzaklaştırma uygulamasının; genel olarak, Hz. İsmail’in yeni doğduğu zaman, yani henüz emme çağında iken vuku bulduğu anlatılmaktadır. “Mücahid’den rivayet olunduğuna göre; “İbrahim aleyhisselam’a Beytullah’ın yeri hazırlandığı vakit, Şam’dan oraya gelmek için yola çıktı; oğlu İsmail ve İsmail’in annesi Hz. Hacer de beraberinde bulunuyorlardı. İsmail (A.S) o zaman memede bir çocuktu.[43]  Taberî bu görüşün aksine Hz. İsmail’in Kâbe yapımında çalışacak kadar büyük bir çağda Mekke’ye geldiğini kaydetmektedir. “İbrahim’e, Kâbe’yi bina etmesi emredildikten sonra, o, yanında oğlu İsmail’le eşi Hacer olduğu halde, yola çıktı. Mekke’ye geldiğinde...[44] 
Kur’an’da yer alan Mekke’de iskân ayetinde ise, Hz. İsmail’in fiziki durumuna atıfta bulunulmaması onun emme çağında değil, Tevrat metnindeki on dört yaşları civarında olduğu intibaını vermektedir. Nitekim Taberî’nin rivayeti, Kur’an’ın Mekke’ye ikamet anlatımına daha uygun bir yapıda olduğu müşahede edilmektedir.
c- Kur’an’da zikredilen Mekke’de ikamet safhasını anlatan ayetlerde; Mekke’nin bulunduğu yerin insanlardan tecrit olunmuş bir mahal olduğuna dair bir ifade ve ibare olmadığı halde İbn-i Abbas rivayetinde ve diğer müfessir, siyer alimlerinin nakillerinde Mekke, insan yerleşimi olmayan bir mahal olarak tarif edilmektedir.
Oysa bu görüşe katılmayan yorumcularda bulunmaktadır. Kütüb-i Sitte Muhtasarı tercüme ve şerhi’nde bu konuda şunlar yer almaktadır:“Umdetül-Kari’de Ata İbn-i Sâib’den: Hz. İbrahim Hacer’le İsmail’i getirdiğinde Cürhümilerin Mekke’ye yakın bir vadide bulundukları rivayeti naklediliyor ki, bu rivayet Hz. İbrahim’in kadınını ve çocuğunu bütün bütün insandan arî bir çölde bırakmadığını ifade etmekle daha makuldür.[45] 
Mekke’nin, Hz. İbrahim, Hz. İsmail ve Hz. Hacer’in geldiği zaman bom boş olmadığı kanaatini, Prof. Dr. Şinasi Gündüz’de dile getirmektedir. “Burada, Hz. İbrahim ve İsmail öncesi dönemde Hicaz bölgesinin bomboş olduğu ve sonraki Hicaz bölgesi halkının tamamen İsmail soyundan türediği tarzındaki bazı geleneksel görüşleri şüpheyle karşılamak gerektiğini belirtmeliyim.[46]
 
Bir tespit
 
             Hz. İbrahim’in, Hz. İsmail ve Hz. Hacer’le birlikte Mekke’ye hicretleri ve burada yaşadıkları olaylar, Mekke’nin demografik yapısının teşekkülü, Hac menasiklerinin oluşumu gibi hususlarda Tevrat, Kur’an ve İslam kaynakları arasında tarihi ve kronolojik kopukluklar, tezatlar, abartılar meydana geldiği gözlemlenmektedir.
Bilindiği gibi Kur’an’daki, İsmail kıssası mücmeldir. “Kur’an’ı Kerim farklı yerlerde, gereksiz detaylara inmeden, maksadı meselenin özünde yoğunlatılarak, İbret ve öğüt almaya yönelik bir şekilde, kendine özgü, veciz bir anlatımla verir.”[47] İsmail kıssasının bu mücmelliğini mufassal hale getirmeye çalışan Müfessir, Siyer ve Hadis âlimleri; İsmail kıssasının, Tevrat metinleri ile Mekke’deki sözlü rivayete dayanan diğer malûmatı gelişi güzel bir araya getirerek aşmak istemişlerdir. Bunun yanı sıra Hz. İsmail’in “Zebih” kurban edilen çocuk olması için; İshak yerine İsmail’in “Zebih” kabul edilerek yapılan etnik ırkçılık nedeniyle, olaylar mecrasından koparılarak başkalaştırılmıştır.  
Bundan dolayı bilhassa Hz. Hacer ve İsmail@ etrafında; tarihi ve kronolojik kopukluklar, tezatlar, abartılar dolayısı ile “Mitoloji”k bir malûmat yığını meydana geldiği anlaşılmaktadır. Hz. İsmail kıssanın, Kur’an harici olan diğer İslam kaynakları ve Tevrat anlatımları, yeniden bir metin kritiğine, eleştiri ve elemeye tutularak olaylar, şahıslar üzerinde oluşan tarihi ve kronolojik kopukluklar, tezatlar, abartılar dolayısı ile “Mitoloji”k örtü kaldırılarak, Kur’an’i bakış açısının yakalanması sağlanması gerekmektedir.
 
Hz. Hacer’in vefatı
 
                Hz. İbrahim’in, Mısırlı Arap bir köle olan karısı Hz. Hacer’in ölümü hakkında Kur’an ve Tevrat’ta bir bilgi bulunmamaktadır. Hz. Hacer’in ölümü hakkındaki elimizdeki rivayetler, Siyer ve diğer İslam kaynaklarında yer alan nakillerdir.
İslam kaynaklarına göre; Hz. Hacer, Kâbe’nin yapımından evvel, İsmail’in@ evlenmesinden sonra, vefat etmiştir. Yine kaynaklar, onun cenazesinin, şimdiki hatim denilen yere gömüldüğünü kaydetmektedirler. “Evlenmek çağına gelince Cürhümîler İsmail’i kendilerinden asil bir ailenin kızı ile evlendirdiler bundan sonra Hacer hazretleri vefat etti. Ve Hicr’e defnedildi. Vefatında doksan yaşında idi.”[48] Aynı yere, daha sonra vefat eden Hz. İsmail’in de defnedildiği kaynaklarda yer almaktadır. “İsmail yüz otuz yıl yaşamış sonra ölmüş. Hicr mevkiinde annesi Hacer ile birlikte gömülmüştür.”[49] 
 
Sonuç
 
Hz. Hacer, köle olduğu için Hz. İbrahim’in karısı Sara tarafından dışlanan ve Tevrat ifadelerine göre büyük eziyetler yapılan; ancak iyi irdelendiğinde dışlanmasına rağmen hanımına karşı sebat eden ve ıssız Mekke’ye bırakıldığında Allah’a tevekkül ederek, oğlu için gerekli gayreti sarf etmeyi de bırakmayan dev bir insan, dev bir muvahhidedir. Hz. Hacer; fani dünyadaki itilip kakılmalara rağmen; kıyamete kadar baki kalacak Kâbe içersinde “Allah’ın evinde” ebedi istiratgâhına tevdi edilerek onurların yükseğine ulaşmıştır.
Arap ve köle olduğu için Yahudiler tarafından dışlanarak yeterli ilgiyi zaten göremeyen Hz. Hacer ve onun oğlunun Allah nezdindeki yerlerinin zahiri olarak çok âlâ olduğu muhakkaktır. Bu yüzden İsmail bir resul; Hz. Hacer Allah evinin konuğu olmuştur.
Hz. Hacer’in yaşam süresindeki hicretleri; gerek Allah’a gerek Hz. İbrahim’e olan teslimiyeti ve oğlu İsmail için çektiği eza ve cefalar ve bütün bunlara rağmen sabır ve tevekkülü; onun abide insan olduğunu göstermesine rağmen, maalesef İslam kaynaklarının Hz. Hacer’in bu onurlu duruşuna yeterli bakışı ve ilgiyi göstermediklerini anlamaktayız.
Hz. Hacer hakkında Merhum Ali Şeraiti, şaheser bir yorum yaparak onu gerektiği, hak ettiği mevkie koyarak şöyle demektedir. “Ama….sayısı belirsiz yaratıkları arasından birisini seçmiştir. En saygın yaratığını, insanı ve onlardan da bir kadını. Onlar arasından kara derili bir kadını… Onlar arasından kara derili bir cariyeyi! –En zelil yaratığını!- Onu kendi yanına oturtturmuştur. Ona kendi evinde yer vermiştir. Veya Allah bizzat onun evine gelmiştir. Ona komşu olmuştur. Onunla evdaş olmuştur. Şimdi bak, bu evin çatısı altında ikisi var! Birisi Allah, öteki Hacer! Tevhid milletinde adsız kahramanı, meçhul askeri böyle seçilmişler!”[50]
“ İşte burada, insanın Allah etrafında dönmesinde de karşımıza çıkıyor; Hacer! Ey Allah’a yönelmiş muhacir, senin tavafın Allah’ın Kâbe’sini ve “Hacer’in eteğini” kapsar! Neler görmekteyiz? Havsalamıza sığmıyor! Hümanizm ve özgürlük çağı insanın duyguları, bu manayı idrak edemez..! Allah, Afrikalı siyah bir cariyenin evinde.”[51]
Hz. Hacer; Firavun için değerli bir köle; Sara için ideal bir kuma; peygamber İbrahim için itaatkâr bir sahabe ve sadık bir eş; Hz. İsmail için bulunmaz bir anne; Allah’a muti bir kul; İnananlar için kıyamete dek muhteşem bir abide ve örnekliktir.
 
Dipnotlar


[1] Kitab-ı Mukaddes; Kitabı Mukaddes şirketi; tercüme ismi yok; İstanbul 1981; Tekvin; Bab16 / 1
[2] Taberî; Milletler ve hükümdarlar tarihi; M.E. B yayınları; tercüme Zâkir Kadiri Ugan-Ahmet Temir; İstanbul 1991; c.1; s.334
[3] İbn-i Hişam; İslam tarihi Siret-i İbn-i Hişam tercemesi; Tercüme Hasan Ege; Kahraman yayınları; İstanbul 1985; c.1; s.40
[4] Mevdudi; Tarih boyunca tevhid mücadelesi ve Hz. Peygamberin hayatı; Tercüme Ahmet Asrar; Pınar yayınları; İstanbul 1983; c.1; s.39 
[5] Ali Şeraiti; Hacc; Özgün yayıncılık 1999; s.53
[6] T.D.V İslam ansiklopedisi; İstanbul 1996; c.14; s.432
[7] Kitab-ı Mukaddes; Tekvin; Bab20 / 14–15
[8] Taberî; A.g.e; c.1; s.332
[9] Kitab-ı Mukaddes; Tekvin; Bab16 / 1–2         
[10] Mevdudi; A.g.e; c.1; s.39 
[11] T.D.V İslam ansiklopedisi; İstanbul 1996; c.14; s.432
[12] Muhammed Hamidullah; İslâm peygamberi; Tercüme Salih Tuğ;  İrfan yayınevi;İstanbul 1980; c.1; s.30
[13]  Kitab-ı Mukaddes; Tekvin; Bab13 / 1.12.13
[14] Kitab-ı Mukaddes; Tekvin; Bab16 / 3–4
[15] Kitab-ı Mukaddes; Tekvin; Bab16 / 1
[16] Kitab-ı Mukaddes; Tekvin; Bab16 / 16
[17] Kur’an’ı Kerim; İbrahim suresi; ayet 39
[18] Taberî; A.g.e; c.1; s.334
[19] T.D.V İslam ansiklopedisi; İstanbul 1996; c.14; s.432
[20] Kitab-ı Mukaddes; Tekvin; Bab16 / 4–6
[21] Kitab-ı Mukaddes; Tekvin; Bab16 / 7–11
[22] Kitab-ı Mukaddes; Tekvin; Bab16 / 15–16
[23] Kitab-ı Mukaddes; Tekvin; Bab21 / 9–10
[24] Kitab-ı Mukaddes; Tekvin; Bab21 / 14
[25] Kitab-ı Mukaddes; Tekvin; Bab21 / 14–21
[26] Muhammed Esed; Kur’an mesajı; işaret yayınları; İstanbul1999; c.1; s.35
[27] Ali Şeraiti; A.g.e;  s.75
[28] Abdurrahman Kasapoğlu; İnönü Üniversitesi Darende ilahiyat Fakültesi araştırma dergisi; Darende 1995; c.1; s.188
[29] Yüce Kur’an’ın çağdaş tefsiri; Süleyman Ateş; Yeni ufuklar neşriyat; İstanbul 1990; c.5; s.31
[30] Kur’an-ı Kerim; İbrahim suresi; ayet 37
[31] Kitab-ı Mukaddes; Tekvin; Bab16 / 9–10 
[32] Kitab-ı Mukaddes; Tekvin; Bab21 / 12–13                                                                                                                      
[33] Kitab-ı Mukaddes; Tekvin; Bab21 / 18
[34] Muhammed Esed; Kur’an mesajı; işaret yayınları; İstanbul1999; c.1; s.35
[35] Süleyman Ateş; A.g.e; c.5; s.31
[36] Muhammed Esed; A.g.e; c.1; s.35
[37] Eb’ul Velîd Muhammed El-Ezrakî; Kâbe ve Mekke tarihi; Tercüme Vehbi Yavuz;  Çağrı yayınları; İstanbul 1980; s.43
[38] Kur’an’ı Kerim; İbrahim suresi; Ayet 37
[39] Kütüb-i Sitte Muhtasarı tercüme ve şerhi; Tercüme İbrahim Canan; Akçağ yayınları; Ankara 1992; c.14; s.222; Taberî; Milletler ve hükümdarlar tarihi; M.E. B yayınları; İstanbul 1991; c.1; s.349
[40] İnönü Üniversitesi Darende ilahiyat Fakültesi araştırma dergisi; c.1; s.188
[41] Muhammed Esed; A.g.e; c.1; s.35; Mevdudi; Tarih boyunca tevhid mücadelesi ve Hz. Peygamberin hayatı; Pınar yayınları; İstanbul 1983; c.1; s.44
[42] Kitabı Mukaddes; Tekvin Bab 21 / 9–10
[43]  Eb’ul Velîd Muhammed El-Ezrakî; A.g.e; s.43
[44]  Taberî; A.g.e; c.1; s.341
[45] Kütüb-i Sitte Muhtasarı tercüme ve şerhi; A.g.e; C.6; s.16
[46] Şinasi Gündüz; Dinler tarihi ve araştırmaları 1; Dinler tarihi derneği yayınları; Ankara 1998; s.357
[47]İnönü Üniversitesi Darende ilahiyat Fakültesi araştırma dergisi; c.1; s.188
[48]Kütüb-i Sitte Muhtasarı tercüme ve şerhi; A.g.e; c.6; s.17; Eb’ul Velîd Muhammed El-Ezrakî; A.g.e;  s.46; T.D.V İslam ansiklopedisi; İstanbul 1996; c.14; s.433
[49]İbn-i Hişam; Hz. Muhammed’in hayatı; İzzet Hasan, Neşet Çağatay; Türk Tarih Kurumu basımevi; Ankara 1992; c.1; s.3
[50]Ali Şeraiti; A.g.e;  s.53
[51] Ali Şeraiti; A.g.e;  s.54
 
 
 
Bibliyografya
 
Ateş Süleyman; Yüce Kur’an’ın çağdaş tefsiri; Yeni ufuklar neşriyat; İstanbul 1990
Ebu’l ala, El Mevdudi; Tarih boyunca tevhid mücadelesi ve Hz. Peygamberin hayatı; Tercüme Asrar Ahmet; Pınar yayınları; İstanbul 1983
El-Ezrakî, Eb’ul Velîd Muhammed; Kâbe ve Mekke tarihi; Çağrı yayınları; İstanbul 1980
Esed, Muhammed; Kur’an mesajı; işaret yayınları; İstanbul 1999
Et-Taberî; Ebu Cafer Muhammed bin Cerir; Milletler ve hükümdarlar tarihi; tercüme Zâkir Kadiri Ugan-Ahmet Temir; M.E. B yayınları; İstanbul 1991
Gündüz, Şinasi; Dinler tarihi ve araştırmaları 1; Dinler tarihi derneği yayınları; Ankara 1998
Hamidullah, Muhammed; İslâm peygamberi; Tercüme Tuğ Salih; irfan yayınevi; İstanbul 1980
İbn-i Hişam; İslam tarihi Siret-i İbn-i Hişam tercüme, Tercüme Ege Hasan;Kahraman yayınları; İstanbul 1985
İbn-i Hişam; Hz. Muhammed’in hayatı; Tercüme, İzzet Hasan, Neşet Çağatay; Türk Tarih Kurumu basımevi; Ankara 1992
Kasapoğlu Abdurrahman; İnönü Üniversitesi Darende ilahiyat Fakültesi araştırma dergisi;
Kur’an’da bahsi geçen mümin kadınlar; Darende 1995
Kitab-ı Mukaddes;Kitabı Mukaddes şirketi; 1981
Kütüb-i Sitte Muhtasarı tercüme ve şerhi; Canan İbrahim; Akçağ yayınları; Ankara 1992
Şeraiti, Ali; Hacc; Özgün yayıncılık 1999
T.D.V İslam ansiklopedisi; Hacer maddesi; İstanbul 1996
 
Cengiz DUMAN
Araştırmacı-Yazar
www.kurankissalari.tr.gg
 
 

 
Loadtr.Com
Facebook beğen
 
Reklam
 
 

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=